21 Ağustos 2010 Cumartesi
Wireless
Rus fizikçiler yerin 100 metre altında bakır tel bulduklarını, bunun atalarının bundan 1000 yıl öncesinde telefon şebekelerinin olduğunu kanıtladığını duyurmuşlar.Bu olaydan bir hafta sonra Amerikan gazetelerin de ilginç bir manşet:Amerikan bilim adamları yerin 200 metre altında 2000 yıl öncesine ait fiberoptik kablolar bulduklarını, bunun, Amerikan toplumunun Ruslardan 1000 yıl öncesinde gelişmiş dijital haberleşme sistemleri olduğunu söylemişler...Bir hafta geçmeden Trabzon, Araklı' da yerel Taka gazetesinde yeni bir manşet:Trabzonlu bilim adamlarının yerin 500 metre altına kadar kazdıklarını ve hiçbir şey bulamadıklarını, bunun sebebinin iseAtalarının 5000 yıl öncesinde kablosuz(wireless) iletişim sistemlerini kullandığının ispatı olduğunu belirtmişlerdir..
4 Ağustos 2010 Çarşamba
TEVAZU
Bir adam kotu yoldan para kazanip bununla kendisine bir inek alir. Neden sonra, yaptiklarindan pisman olur ve hic olmazsa iyi bir sey yapmis olmak icin bunu Haci Bektas Veli'nin dergâhina kurban olarak bagislamak ister. O zamanlar dergâhlar ayni zamanda asevi islevi goruyordu. Durumu Haci Bektas Veli'ye anlatir ve Haci Bektas Veli :
- "Helal degildir" diye bu kurbani geri cevirir.
Bunun uzerine adam Mevlevi dergâhina gider ve ayni durumu Mevlana'ya anlatir. Mevlana ise ; bu hediyeyi kabul eder.
Adam ayni seyi Haci Bektas Veli'ye de anlattigini ama onun bunu kabul etmemis oldugunu soyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.
Mevlana soyle der:
- "Biz bir karga isek Haci Bektas Veli bir sahin gibidir. Oyle her lese konmaz. O yuzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir. "
Adam usenmez kalkar Haci Bektas dergâhi'na gider ve Haci Bektas Veli'ye, Mevlana'nin kurbani kabul ettigini soyleyip bunun sebebini bir de Haci Bektas Veli'ye sorar.
Haci Bektas da soyle der:
- "Bizim gonlumuz bir su birikintisi ise Mevlana'nin gonlu okyanus gibidir. Bu yuzden, bir damlayla bizim gonlumuz kirlenebilir ama onun engin gonlu kirlenmez. Bu sebepten dolayi o senin hediyeni kabul etmistir."
Boylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yuceltebilen bir insanlık dileği ile
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Çay....
"...Çay dediğinin usulü üçtür Baba, Üç şeyden yapılır: çay, su, şeker. Üç şeyde yapılır: ateş, semaver, demlik. Üç şeyde ikram edilir: tepsi, tabak, bardak. Bir çok dilde çayın karşılığı üç harftir. Bir de çay üç'ün olduğu yerde içilir: Bir sen, bir seni Yaradan bir de seni seven..."
Fotoğraf : Yahya Şimşek

24 Temmuz 2010 Cumartesi
Şiir - Bir Kayısı Ağacı
|
29 Mayıs 2010 Cumartesi
28 Mayıs 2010 İzlediğim filimler
1-İki dil bir bavul: Doğal ve güzel bir filim. İzleyince gerçekten böyle bir yaşam var ve bizim onu yoksaydığımızı fark ediyoruz. 10 Üzerinden 8
2-Oxford Cinayetleri: Çok iyi kurgulanmış ve gerçeklik üzerine güzel bir film. 10 Üzerinden 9
2-Oxford Cinayetleri: Çok iyi kurgulanmış ve gerçeklik üzerine güzel bir film. 10 Üzerinden 9
10 Mayıs 2010 Pazartesi
4 Mayıs 2010 Salı
Kıl ?
Uşaklı Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi’nin baş ağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük, baş ağrısının yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır.fakat iyileşmez.
Osman Efendi ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi ağrının sebebini de bulamaz.Ailesi Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. testler yapılır. Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. Bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Zürih’e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır konsültasyonlar yapılır, testler tekrarlanır.
Sonuçta teşhis konulamaz.Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi’ye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir.
Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi’nin eski berberi “Berber Mehmet” çağrılır. Berber, yataktan kalkamayan Osman Efendi’yi tıraş ederken, adamcağız berbere derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür.“Beyim” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?”
Bir bakar, “Hah işte” der, “Kıl dönmüş”. Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı, Osman Efendi’nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi’nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.
Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.
Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır.
Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona yüklü miktarda ödül verir.
Kıssadan hisse;
1. Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların, çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.
Osman Efendi ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi ağrının sebebini de bulamaz.Ailesi Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. testler yapılır. Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. Bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Zürih’e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır konsültasyonlar yapılır, testler tekrarlanır.
Sonuçta teşhis konulamaz.Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi’ye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir.
Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi’nin eski berberi “Berber Mehmet” çağrılır. Berber, yataktan kalkamayan Osman Efendi’yi tıraş ederken, adamcağız berbere derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür.“Beyim” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?”
Bir bakar, “Hah işte” der, “Kıl dönmüş”. Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı, Osman Efendi’nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi’nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.
Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.
Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır.
Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona yüklü miktarda ödül verir.
Kıssadan hisse;
1. Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların, çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.
NASİHATIN ETKİSİ
Kendinizi aldatmayın
NASİHATIN ETKİSİ
Çokça günahlar işleyen adamın biri, “Ben bu günahları kendime hâkim olamayarak işliyorum. Çoğu zaman işledikten sonra günah işlediğimi fark ediyorum” derdi. Etrafındaki insanlara, bu halinin bir hastalık halini aldığını söyleyip, “Bu hastalığı tedavi edecek bir bilge kişi var mıdır?” diye sormaya başladı. Ona İbrahim Edhem Hazretleri’ni önerdiler. Adam günlerce yol aldıktan sonra İbrahim Edhem’in huzuruna vardı, ayakta durdu. Büyük veli onun sabrını ölçer gibi, onu hiç görmemiş gibi davrandı. Uzun bir süre sonra başını kaldırdı, adamı baştan aşağı süzdü ve oturması için yer gösterdi. Sonra adama;
— “Beni ziyaretinizin sebebi nedir? Size nasıl yardımcı olabilirim” deyince, adam;
— “Efendim ben çok günahkâr bir kulum. Nefsine hâkim olamayan bir bedbahtım. Dünyanın geçici zevklerinin peşine takılıp giden bir zavallıyım.”
— “Kendini çok güzel anlattın, ama henüz benden ne istediğini anlatmadın.”
— “Bu kötü huylarımdan kurtulmak için bu konuda bana yardımcı olmanızı istiyorum.”
— “Sana yardımcı olabilmem için senin bana söz vermeni istiyorum. Sana dört şey teklif edeceğim; eğer birinci teklifimi gönül kapısını açarak dinleyecek ve kabul edersen ikincisini söyleyeceğim. Kabul etmezsen ikinci teklifimi söylemeyeceğim. Bana samimi olarak kabul ve reddettiğini söyleyecek misin?”
— “Doğruyu söyleyeceğime söz veriyorum efendim.”
— "Birincisi; Allah’a isyan etmek istediğin zaman onun nimetlerinden faydalanma, kendine başka nimetler ara”. Adam şaşırdı ve dedi ki:
— “İyi ama Allah’tan başka nimet verici yok ki.”
— “O halde hem onun nimetlerinden faydalanacaksın hem de o nimetleri sana veren Allah’a isyan edeceksin. Bu durum senin insafına sığıyor mu? Şimdi kabul veya ret cevabını bekliyorum”. Adam biraz düşünür ve:
— “Tamam, şimdi birinci teklifinizi kabul ediyorum, lütfen ikinci teklifinizi söyleyiniz.”
— “İkinci teklifim; bir günah işleyeceğin zaman Allah’ın mülkünün dışına çık, orada işle.”
— “O’nun mülkünün dışında bir mülk var mı ki orada işleyeyim! Bütün mülkün sahibi olduğu gibi mülkünde ortağı da yoktur.”
— “Madem ki bunu biliyorsun, onun mülkünde oturup, onun nimetlerinden faydalanıp da aynı zamanda ona isyan ederek günah işleyebiliyorsun. Sence bunun mantıklı bir izahı var mı?”. Adam yine bir müddet düşündü ve:
— “Peki efendi hazretleri, bu teklifinizi de kabul ediyorum. Gereğini yapacağıma söz veriyorum. Şimdi lütuf buyurun da üçüncüsünü söyleyin.”
— “Üçüncüsü; bir günah, ya da kötülük yapacağın zaman onu öyle bir yerde işle ki Allah görmesin.”
— “Efendim Allah’ın nazarının dışında kalan bir yer yok ki.”
— “O halde şöyle düşünmen gerekmez mi? O’nun mülkünde, O’nun nimetlerinden faydalanarak, O’nun gözünün önünde nasıl günah ve kötülük yapabiliyorum”. Adam çok duygulandı, derin deri düşündü ve kendi kendine “Doğru söylüyor” dedi ve;
— “Bunu da kabul ediyor ve bundan sonra gereğince davranacağıma söz veriyorum. Lütfen dördüncü teklifinizi de söyleyiniz.”
— “Dördüncü teklifim de şu; ölüm meleği sana geldiğinde ona şöyle yalvar: İşlerimi henüz yoluna koyamadım, iç âlemimi henüz temizleyemedim, Rabbime karşı kulluk görevimi hakkiyle yerine getiremedim. Lütfen bana biraz zaman ver.” Adam şaşkınlık içinde:
— “İyi ama benim bildiğim kadarı ile ölüm meleği gelince hiç kimsenin gözyaşı ve yalvarışına bakmaz ruhunu alırmış. Ecel ne bir saniye geri ve ne de bir saniye sonraya alınmazmış.”
— “Madem sen bunu da biliyorsun ve ecelinin ne zaman dolacağını da bilmiyorsun da ne zaman doğru yola girecek ve doğru işler yapacaksın? Günahlarına ne zaman tövbe edeceksin. Yaşını bir hayli ilerlemiş görüyorum. Sağlığın, akli meleken tam iken Allah’a yönelip kulluk görevini yerine getirmelisin.”
Adam bunu da kabul ettikten sonra, İbrahim Edhem Hazretleri’nin huzurunda gözyaşları içinde günahlarına tövbe etti. Sohbetlerden faydalanmak için yanında kalmak için izin istedi. İbrahim Edhem ona bu izini verdi ve güzel sohbetleri ile onu güçlendirdi. O zatın huzurundan gönül huzuru ve kendine güvenle ayrıldı.
Siz kardeşlerimden ricam kendinizi o adamın yerine koyun ve samimi olarak sorulan sorulara ne cevap verdiğinizi bir deftere yazınız. İşte o deftere yazdığınız kişi sizsiniz. Aynaya bakar gibi oraya bakınız kendinizi beğeniyor musunuz? Kabul veya ret demekte özgürsünüz. Haydi, iş başına, hepinize başarılar diliyorum. Sakın kendinizi aldatmayınız.
Allah yar ve yardımcınız olsun.
NASİHATIN ETKİSİ
Çokça günahlar işleyen adamın biri, “Ben bu günahları kendime hâkim olamayarak işliyorum. Çoğu zaman işledikten sonra günah işlediğimi fark ediyorum” derdi. Etrafındaki insanlara, bu halinin bir hastalık halini aldığını söyleyip, “Bu hastalığı tedavi edecek bir bilge kişi var mıdır?” diye sormaya başladı. Ona İbrahim Edhem Hazretleri’ni önerdiler. Adam günlerce yol aldıktan sonra İbrahim Edhem’in huzuruna vardı, ayakta durdu. Büyük veli onun sabrını ölçer gibi, onu hiç görmemiş gibi davrandı. Uzun bir süre sonra başını kaldırdı, adamı baştan aşağı süzdü ve oturması için yer gösterdi. Sonra adama;
— “Beni ziyaretinizin sebebi nedir? Size nasıl yardımcı olabilirim” deyince, adam;
— “Efendim ben çok günahkâr bir kulum. Nefsine hâkim olamayan bir bedbahtım. Dünyanın geçici zevklerinin peşine takılıp giden bir zavallıyım.”
— “Kendini çok güzel anlattın, ama henüz benden ne istediğini anlatmadın.”
— “Bu kötü huylarımdan kurtulmak için bu konuda bana yardımcı olmanızı istiyorum.”
— “Sana yardımcı olabilmem için senin bana söz vermeni istiyorum. Sana dört şey teklif edeceğim; eğer birinci teklifimi gönül kapısını açarak dinleyecek ve kabul edersen ikincisini söyleyeceğim. Kabul etmezsen ikinci teklifimi söylemeyeceğim. Bana samimi olarak kabul ve reddettiğini söyleyecek misin?”
— “Doğruyu söyleyeceğime söz veriyorum efendim.”
— "Birincisi; Allah’a isyan etmek istediğin zaman onun nimetlerinden faydalanma, kendine başka nimetler ara”. Adam şaşırdı ve dedi ki:
— “İyi ama Allah’tan başka nimet verici yok ki.”
— “O halde hem onun nimetlerinden faydalanacaksın hem de o nimetleri sana veren Allah’a isyan edeceksin. Bu durum senin insafına sığıyor mu? Şimdi kabul veya ret cevabını bekliyorum”. Adam biraz düşünür ve:
— “Tamam, şimdi birinci teklifinizi kabul ediyorum, lütfen ikinci teklifinizi söyleyiniz.”
— “İkinci teklifim; bir günah işleyeceğin zaman Allah’ın mülkünün dışına çık, orada işle.”
— “O’nun mülkünün dışında bir mülk var mı ki orada işleyeyim! Bütün mülkün sahibi olduğu gibi mülkünde ortağı da yoktur.”
— “Madem ki bunu biliyorsun, onun mülkünde oturup, onun nimetlerinden faydalanıp da aynı zamanda ona isyan ederek günah işleyebiliyorsun. Sence bunun mantıklı bir izahı var mı?”. Adam yine bir müddet düşündü ve:
— “Peki efendi hazretleri, bu teklifinizi de kabul ediyorum. Gereğini yapacağıma söz veriyorum. Şimdi lütuf buyurun da üçüncüsünü söyleyin.”
— “Üçüncüsü; bir günah, ya da kötülük yapacağın zaman onu öyle bir yerde işle ki Allah görmesin.”
— “Efendim Allah’ın nazarının dışında kalan bir yer yok ki.”
— “O halde şöyle düşünmen gerekmez mi? O’nun mülkünde, O’nun nimetlerinden faydalanarak, O’nun gözünün önünde nasıl günah ve kötülük yapabiliyorum”. Adam çok duygulandı, derin deri düşündü ve kendi kendine “Doğru söylüyor” dedi ve;
— “Bunu da kabul ediyor ve bundan sonra gereğince davranacağıma söz veriyorum. Lütfen dördüncü teklifinizi de söyleyiniz.”
— “Dördüncü teklifim de şu; ölüm meleği sana geldiğinde ona şöyle yalvar: İşlerimi henüz yoluna koyamadım, iç âlemimi henüz temizleyemedim, Rabbime karşı kulluk görevimi hakkiyle yerine getiremedim. Lütfen bana biraz zaman ver.” Adam şaşkınlık içinde:
— “İyi ama benim bildiğim kadarı ile ölüm meleği gelince hiç kimsenin gözyaşı ve yalvarışına bakmaz ruhunu alırmış. Ecel ne bir saniye geri ve ne de bir saniye sonraya alınmazmış.”
— “Madem sen bunu da biliyorsun ve ecelinin ne zaman dolacağını da bilmiyorsun da ne zaman doğru yola girecek ve doğru işler yapacaksın? Günahlarına ne zaman tövbe edeceksin. Yaşını bir hayli ilerlemiş görüyorum. Sağlığın, akli meleken tam iken Allah’a yönelip kulluk görevini yerine getirmelisin.”
Adam bunu da kabul ettikten sonra, İbrahim Edhem Hazretleri’nin huzurunda gözyaşları içinde günahlarına tövbe etti. Sohbetlerden faydalanmak için yanında kalmak için izin istedi. İbrahim Edhem ona bu izini verdi ve güzel sohbetleri ile onu güçlendirdi. O zatın huzurundan gönül huzuru ve kendine güvenle ayrıldı.
Siz kardeşlerimden ricam kendinizi o adamın yerine koyun ve samimi olarak sorulan sorulara ne cevap verdiğinizi bir deftere yazınız. İşte o deftere yazdığınız kişi sizsiniz. Aynaya bakar gibi oraya bakınız kendinizi beğeniyor musunuz? Kabul veya ret demekte özgürsünüz. Haydi, iş başına, hepinize başarılar diliyorum. Sakın kendinizi aldatmayınız.
Allah yar ve yardımcınız olsun.
Titresimle Suuralti telkinleri ve 25.Kare
Google'da "25. Kare" şeklinde Yaptığım Araştırmada çok enteresan bilgilere ulaşıyorsunuz.
Uzun yıllardır bilinen şuur altı teknikleri konusunda güzel bir yazı.
Metinde adı geçen Knight DUNLAP (1875-1949) Amerikalı araştırmacı aynı zamanda manyetik akımların beyine etkileri konusunda da çalışmıştır.
ŞUUR-ALTI TELKİNLERİ - 25. Kare
SUBLİMİNAL MESAJLAR
Şuuraltını etkilemeyi hedefleyen mesajlara “subliminal” adı verilir. Genel olarak “şuuraltına yönelik gizli mesajlar olarak ifade edebiliriz. Kişinin şuuraltına ‘’subliminal’’ mesaj göndermenin birçok yolu bulunuyor.
Bunlardan en çok kullanılanları :
1. Dijital ses dosyalarına gizlenen işitsel yolları.
2. Gözle algılanamayacak kadar kısa süreyle ve sık patlayan flaşlar şeklinde sinema ya da televizyon görüntüsü yoluyla şuur-altına itilen 25. kareler.
3. Reklam afişleri, logoları ve benzeri nitelikteki görsel malzemenin içine saklanmış şekil, kelime ve rakamlar.
Bu yöntem; bir ürünün reklâmını yapmaktan, bir inancın ya da görüşün propagandasını yapmaya, psikolojik savaşa, uluslararası ilişkilere, yanıltıcı bilgilendirmeye kadar varan geniş bir yelpazede kullanılmaktadı r. Görsel ve işitsel olarak (şuurlu) algılananlar değil; şuur-altı seviyesinde algılanan söz, resim, görüntü ve şekillerden oluşur.
Bunlardan en çok kullanılanı dijital ses dosyalarına gizlenen ses mesajlardır. Üzerinde oynanabilirliği ve işlenilmesi ve yayılması daha kolay olduğundan MP3 dosyaları gizli mesaj için biçilmiş kaftandır diyebiliriz. .
Peki, sistem nasıl işliyor?
İnsan kulağı sadece belirli titreşim sıklığı aralıklarındaki sesleri duyabilir. Eğer siz bir müzik parçasını rahatça duyabiliyorsanı z, bu sizin duyabileceğiniz titreşim aralığında olduğunu gösterir. İnsan beyninin algısı ise, bundan daha düşük ya da daha yüksek frekansları algılayabilecek kapasitededir. Dikkat ediniz: “duyabilecek” demiyoruz, algılayabilecek diyoruz. Yani, kulağımız ancak belirli bir titreşim aralığındaki sesleri duyabilir. Fakat beynimiz bu aralığın çok daha ötesindeki sesleri algılar, hisseder.
Şuuraltı ve şuuraltının özelliklerini anlattığımız zaman, ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaksınız. Ancak, şimdi öncelikli olarak bu “subliminal mesajların” (şuur-altı telkinlerin) neler olduğunu ve nasıl işlendiğini sizlere göstermemiz gerekiyor.
8-12 hertz dalga boyundaki Subliminal mesaj içeren bir MP3'ü kulağınızla dinlersiniz, ancak içindeki gizli-mesajı beyniniz dinler. Bu esnada kulağınız hiçbir şey duymaz. İnternette ve paylaşım programlarında şuuraltı mesajları içeren MP3 dosyaları bulunmaktadır. Hatta bu gizli mesajları frekans aralıklarına göre analiz ederek ortaya çıkartan yazılımlar dahi vardır.
Mesela, en korkunç uygulamalardan sadece biri:“Bu Uygulamaya Amerika, Irak’ı işgal etmeden önce bir yıl boyunca (daha fazla da olabilir) devam etti. Irak radyolarında Kur’an yayınının altından, çok düşük bir titreşimde, kulakla duyulmayan, ancak dimağla algılanarak Iraklıların şuur-altına gönderilen: “Direnmeniz faydasız” gibi mesajlar verilmiş ve bir ülke işte bu şekilde şuuraltı mesajlar ile işgale hazır edilmiştir.
25inci KARE
Kişinin şuur-altına subliminal mesaj göndermenin birçok yolu olduğunu söylemiştik. İşte bunlardan bir diğeri de 25inci Kare tekniğidir. Peki, nedir bu 25inci Kare Gördüğümüz bir anlık görüntü: 655 satır ve frame/çerçeve denilen 24 küçücük kareden oluşur.
Sinema şeridinde, saat, dakika, saniye olarak bir diziliş vardır. Her saniyeden sonra bir yabancı kare gelir ve bir saniye 24 karedir. Her 24 kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de "control-track" denilen aralık vardır. İşte bu aralıktaki görüntüler kesilip, aralarına başka görüntüler atılarak 25inci kare oluşturulur ve bu son kare olan 25inci kare anlıktır. Yani görüntü saniyede 1/24 olacakken, bu 1/25'e çıkar. Kareler 25 olunca bir anda bir görüntü gelir ve anında kaybolur. Genellikle göz ve beyne görünmez, daha doğrusu görülür ama şuuraltında kalır.
25. karenin temel mantığı da mesajı şuur-altına göndermek olduğu için, artık dünya sinema sanayisinde bu tekniği kullanmayan yok gibidir. Yani sizler evlerinizde rahat koltuklarınıza oturup herhangi bir televizyon kanalındaki herhangi bir dizi/ film ya da bir belgeseli seyrederken aynı zamanda 25 karelerle şuur-altınıza gönderilen mesajlara/ telkinlere/ saldırılara maruz kalabiliyorsunuz.
Göz bunları görmüyor ama saniyenin 3 binde biri gibi bir zaman aralığında bu görüntü şuur-altına ulaşıyor, orada depolanıyor. Bu gizli mesajlar sayesinde, o reklâmı, diziyi, filmi ya da herhangi bir resmi hazırlayan kişi/ yapımcı/ yönetmen kendi hedefine, niyetine ve ideolojisine göre vermek istediği mesajı “25inci Kare”lerle şuuraltına göndermiş oluyor.
PEKİ, GÖREMEDİĞİMİZ HALDE NASIL ETKİLENİYORUZ BU 25inci KARELERDEN?
Bu adamlar zaten açıktan açığa bu işi yapıyorlar. Filmlerle, reklamlarla her türlü mesajı veriyorlar. Buna rağmen niçin böyle gizli bir kare uyguluyorlar?
Cevabı çok basit: Çünkü gördüğümüz zaman bu kadar etkili olmuyor. Çünkü kişi, şuurlu bir tercih ile gördüklerini veya duyduklarını ya ret ediyor ya da kabul ediyor. Çünkü baştan önüne seçenek getirilmiş oluyor.
Fakat bu, öyle bir şey ki insan onu görmüyor, duymuyor ve hissedemiyor, yani bizlerin algı frekanslarımızı n tamamen altında veya üstünde yer alıyor. Böyle bir şeyi kabul yahut ret etme gibi bir imkânımız var mı? Elbette hayır.
İşte 25. karenin ve subliminal reklamların temel mantığı budur! Hedefteki kitlenin şuurlu tercih hakkını gasp ederek, onları gizlice zehirlemek!
* * *
Bu işi yapanlar insanı ve insanın yaratılışını çok iyi biliyorlar. 1900’lü yıllara kadar uzanan bir geçmişi var bu tür çalışmaların. Psikolog ve psikanalistlerin insanla ilgili uyguladıkları, gözlemledikleri ve deneylerle ortaya koydukları bilgi ve bulgulardan yola çıkarak “İnsanı nasıl etkileyebiliriz” sorusuna cevap aradılar. İlk başta ticarî hedefler ve büyük şirketlerin mallarını halka pazarlamanın bir yolu olarak gördüler bu şuur-altı telkinleri. Daha sonra ise bu taktiği öğrenen her kişi ve her yapımcı kendi niyet, inanç ve ideolojisine göre vermek istediği mesajları bu yolla insanlara zerk etmeye başladılar.
25inci KARE NE ZAMAN ve NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Şuur-altının bütün görüntü, ses ve resimleri kaydetme özelliği 1900’lü yıllardan beri insanları yönlendirmek için kullanılmaktadı r.
1900’lü yıllarda Knight Dunlap adında Amerikalı bir psikoloji profesörü illüzyon gösterisi yaparken şuur gücüyle algılanmayan “hissedilemez gölgeler” kullanarak aynı uzunluktaki 2 çizgiyi seyircilerin farklı ölçülerde algılamasını sağlamıştı.
İşte buradan hareketle şuur-altını hedef alarak mesaj göndermeyi hedefleyen ve adına “Subliminal Mesajlar” (Şuur-Altı Telkinler) denilen bu tür reklamlar ilk kez 1950'li yıllarda Amerika'da ortaya çıktı. James Vicary adlı reklamcılık uzmanı, sinema salonlarında yaptığı bir deney sonucu patlamış mısır ve kola satışlarının arttığını iddia etti. Bu deneyde film perdede oynarken, saliselik görüntüler hâlinde gözle görülemeyen gizli kareler ve gizli mesajlarda:“patlamış mısır ye” ve “Kola iç” sloganları çıkıyordu. Seyirci bu sloganları şuurla algılayamadığı hâlde, şuuraltına hitap eden bu sloganlar neticesinde Kola satışlarının yüzde 18.1, patlamış mısır satışlarının ise yüzde 57.7 arttığı görüldü.
Bu şekilde, şuur-altına yönelmenin reklamın etkinliğini artırmada daha işlevsel olduğu görülmüştür.
İşte o gün bugündür uygulanan 25inci kareler sadece bir insanı ya da bir topluluğu değil; bütün insanlığı tehdit ede gelmektedir.
Bir grup psikolog ve yazar bu konunun gündeme geldiği ilk yıllarda bu yöntemin uydurma ve efsane olduğunu ve insanları etkilemeyeceğini söylediler. Ancak, beyin dalgalarını ölçen teknolojilerin gelişmesi ile gizli-mesaj içeren reklama beynin daha farklı ve fazla tepki verdiği gözlemlendikten sonra, bu yöntemin etkisi ispatlanmış oldu.
İşin en ilginç tarafı ise bu konuyu gündeme taşıyan, kitap, tez ve aile eğitim seminerlerinin yok denecek kadar az olmasıdır. Yıllardır uygulanan böyle ciddî ve hayatî bir konunun nasıl olup da bütün bir insanlık tarafından henüz bu şekilde yeni-yeni öğreniliyor olması düşündürücü olsa gerek.
Televizyon karşısında uyuyan/uyutulan bir çağda yaşıyoruz!
Uyan ey toplum ve uyandırın uyuyan ruhları!
Şuur-altımızı başkaları değil; biz yönetelim!
ASIL HEDEF ÇOÇUKLAR
Şuur-altı teknolojisi maalesef çizgi filmlerde, şarkılarda, reklam panolarında, filmlerde yasal olmayan bir şekilde kullanılıyor. Çocuklara sevgiyi kardeşliği öğütleyen masum zannettiğimiz çizgi filmlerin arasına pornografik resimler, şiddet unsuru içeren görüntüler bu teknolojiyle saklanıyor. Çocuğumuz fark etmeden o görüntüleri beynine konuk ediyor ve şahsiyetinin oluştuğu o en ciddî yaş dilimde (sıfır-yedi yaş arası) bu görüntüler içeride şuur-altında hapsoluyor. Artık siz siz olun her gördüğünüz ve duyduğunuza çok dikkat edin.
Özellikle Disney, yaptığı çizgi filmlerde cinsellik temasını yıllardır çocuklarımızın şuur-altına kazımıştır. “BU FİLMDE / DİZİDE SANAL REKLÂM UYGULANMAKTADIR” Sizler, televizyonları nızın karşısında uyumaya devam eden ruhlar, koltuğunuza oturup en sevdiğiniz dizi ya da filmleriniz yayına başlarken: “ BU FİLMDE / DİZİDE SANAL REKLÂM UYGULANMAKTADIR” uyarısını görmediğinizi söyleyebilir misiniz?
Peki, ne demek “Sanal Reklam?”
Sanayi Bakanlığına göre sanal reklamın tarifi aşağıdaki gibi :
"Sanal reklam"; hukuken kullanımı meşru görüntülerin, canlı veya banttan bilgisayar marifeti ile manipülâsyonu ve söz konusu görüntülerde yer alan muhtelif unsurları reklam amacı ile hâlihazırda kullanılan veya ileride geliştirilecek teknolojiler vasıtasıyla oyun sahası ve çevresi üzerine düşürülen tüm görüntüleridir.” Televizyonda izlediğimiz pek çok dizide ya da filmde ya marka yerleştirme ya da sanal reklam uygulamaları ile karşılaşıyoruz. Bir dönem gişe rekorları kıran “Kurtlar Vadisi Irak” filmini hatırlayın. Film başlarken “Bu filmde sanal reklam uygulaması yapılmaktadır” uyarısı vardı. Ekranda bir ovada yol alan otomobili izlerken birden bir mimarlık firmasının reklam tabelası ve bir apartman beliriveriyor. Kerpiç evlerin üstüne getirilmek istenmiş ama başarılı olunamadığı için ortalık yerde duran uydu antenleri reklamları ve uyarı tabelalarının altında beliriveren markalar…
O halde en can alıcı soru şu: Niçin sanal reklam?
Çünkü şuur-altına telkin göndermenin en iyi yoludur da ondan.
25. Kare'nin uygulandığı bir film :
DÖĞÜŞ KULÜBÜ / The Fight Club Niçin bu film?
Bir kere adına bakarak bunun bir dövüş filmi olduğunu zannetmeyin. “Gün gelir sahip olduklarınız, size sahip olmaya başlar!” sloganı ile modern insanın tüketim merkezli hayat tarzını sorgulayan bir filmdir düğüş kulübü.
Edward Norton ve Brad Pitt’in başrollerini paylaştığı ve David Fincher’in yönettiği bu film, 2000 yılında Empire Ödülü (İngiltere)aldı . Ayrıca 2001’de En iyi DVD, en iyi DVD anlatımı, en iyi DVD özel içerikleri ödülünü almış ve 2005 yılında Total Film magazin ödüllerinde (UK) “Dünyanın bu güne kadar gelmiş geçmiş en iyi film ödülü” ne lâyık görülmüştür.
Gerçekten çok etkileyici bir filmdir. Moderniteye karşı çıkarak :
“Gün gelir sahip olduklarınız, size sahip olmaya başlar” “Her şeyi kontrol etmeyi bırak ve rahat ol…” “Nefret ettiğiniz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyorsunuz.” “Seyrettiğiniz reklâmlar yüzünden araba ve kıyafet değiştiriyorsunuz.” “Sizler paranız kadar iyisiniz.” “Siz işiniz değilsiniz…” “Bindiğiniz araba değilsiniz..” “Kredi kartlarınızın limiti değilsiniz” diyordu.
Şimdi, “Dünyanın bugüne kadar gelmiş geçmiş en iyi film Ödülü”ne lâyık görülen bu filmdeki 25inci kareleri yakalayabilmek ve filmdeki her saniyeyi kare-kare izleyebilmek için önce:
1. Filmi bilgisayarınıza kaydedin.
2. Media player ile izlerken film sahnelerini 1/16 “Slow / yavaş” izleme modunda.
3. “klcodec” ile izlerken alttaki ok işaretlerinden “Decrease Speed”e üç kez tıklayıp filmi en yavaş haline getirmeniz gerekmektedir. Böylece her saniyeyi yaklaşık 5 saniyede izleyecek ve her kareyi tek-tek yakalayabileceksini z.
SONUÇ:
1. Araştırmalarımızın sonucunda filmin yönetmeninin (sexomaniac) olduğunu bulduk.
2. Filmin (bizim yakalayabildiğimiz) 26 farklı yerinde 25inci kareler kullanılmış.
3. 25inci Kare tekniği ile elinde sigara olan Brat Pitt resmi filmin çeşitli yerlerine yerleştirilmiştir.
4. Yönetmen filmin 2 farklı yerinde 25inci kare tekniği ile erkek cinsel organını yerleştirmiş.
5. Yine filmin 2 yerinde Çocuk Pornosu şuur-altına yerleştirilmiş.
6. Unutmayın 25. karelerin yer aldığı her film gibi bu filmde de normal seyrinde görülmesi gerekenlerin dışında hiçbir şey görülmüyor. Aslında çok şey görülüyor ancak hiç kimse ne gördüğünü bilmiyor.
7. Uyanmayanlar ve hâlâ 25. karenin varlığına ihtimal vermeyenler, denesin ve görsün diye filmdeki en can alıcı karelerin sadece bir kısmının dakika ve saniyelerini aşağıya sırasıyla yazıyoruz. İsteyen filmdeki tespit ettiğimiz bu dakika ve saniyelerde filmi durdurup kare-kare izleyebilir.
06:02= elinde sigara olan Brat Pitt resmi,
31:07 = cinsel öğeler erkek cinsel organı,
31:14 = cinsel öğeler,
46:41 =cinsel öğeler,
49:09 = cinsel öğeler,
50:42 ile 50:52 = çocuk pornosu mesajları…
02:10:39= Film bitiyor binalar yıkılıyor ve yine erkek cinsel organı filmin finali olarak 25. karede yer alıyor.
***
Filmin en tuhaf gelen bölümü ise Tayler’in işi sabun imalatçılığı olmasına rağmen, 30uncu dakikadan itibaren, Tayler’i anlatırken onun bir sinema yapımcısı olduğunu anlatmasıdır. (Filmin sadece bu 2 dakikalık bölümünde Tayler bir sinema yapımcısıdır)
Şu ifadeler 30uncu dakikadan sonra aynen filmde geçmektedir :
“Sinema filmleri tek bir makarada olmaz; birkaç makarada olur ve bir kare bittiğinde diğer makaraya geçerken birisinin düğmeye basması gerekir. O an geldiği zaman projektörleri değiştirir ve film devam ettiği için kimse bir şey anlamaz.
KİMSE GÖRDÜĞÜNÜ BİLMİYOR AMA GÖRÜYOR” der ve sorar: “ACABA KAÇINIZ ONU İŞ BAŞINDA YAKALAYA BİLİRSİNİZ?”
DİKKAT: Yaptıkları işi aynı filmde anlatıyorlar!
REKLAMLARLA ŞUURU ÇALINAN İNSANLAR
İnsan beyninde şuur-altının tepki verdiği iki mühim olay var : “doğum” ve “ölüm”. Şuur-altımız bu 2 vakaya çok daha fazla tepki veriyor. Bu 2 mesaja daha duyarlı.
“Sex” (cinsellik) mesajı doğum arke-tipinde, “kill” (öldürmek) mesajı da ölüm arke-tipinde karşılanıyor. Bu simgeler, verilmek istenen mesajın içine yerleştirildiğinde şuur-altı bunları öncelikli algılar olarak saklayabiliyor ve sıra kullanıma geldiğinde, bu öncelikli depolanan veriler davranış ve hareketlerimize yön çiziyor.
ŞUUR-ALTI TELKİNLER YASAK DEĞİL Mİ?
Şuur-altı reklamlarının etkisinin ispatlanmasını n ardından bir yandan bu yöntemin kullanımı arttı ve diğer yandan da bu gibi yöntemlerin kullanılmasını önlemeye yönelik yasalar çıkartıldı. Ülkemizde RTÜK şuur-altı reklamı: “Teknik cihazlar vasıtasıyla televizyon yayınlarında çok kısa süreli görüntüler kullanarak, izleyicilerin ancak bilinçaltıyla algılayabilecekleri ürün veya hizmetlerin tanıtılmasına ilişkin mesajlar içeren reklamlar” olarak tanımlamıştır.
Yasalarımız tüketicinin korunması bakımından, gizli reklam ve şuur-altı reklamı da yasaklamıştır. 3984 sayılı Yasanın 20. maddesi: "Reklamların, program hizmetinin diğer unsurlarından açıkça ve kolaylıkla ayırt edilebilecek ve görsel ve işitsel bakımdan ayrılığı fark edecek biçimde düzenlenmesini, şuur-altı ile algılanan reklamlara izin verilmemesini" hükme bağlamıştır.
Radyo ve Televizyon Kuruluşları Reklam Yayın İlkeleri ve Usulleri İle Reklam Gelirleri Üst Kurul Paylarının Ödenmesi Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesine göre de: "Yayınlarda gizli reklam yapılamaz. Programlarda açıkça reklam olduğu belirtilmedikç e ürün veya hizmetler reklam amacını taşıyan şekilde sunulamaz. Çok kısa sürelerle imaj veren, elektronik aygıt veya başka bir araç kullanılarak veya yapılarının ne olduğu konusunu izleyenlerin fark edemeyecekleri veya bilemeyecekleri bir biçime sokarak, bilinçaltıyla algılanmasını sağlayan reklamların yayınlanması yasaktır."
1964’te İngiltere, 1974’te ABD olmak üzere dünyadaki 55 ülke insanlarını bu tekniklere karşı korumaya almıştır. Rusya'nın Ekatirinburg şehrinde yayın yapan ATN Televizyonun “Otur ve ATN izle” şeklinde bir gizli mesaj verdiği tespit edilmiş ve yayın lisansının 2 ay iptal edilmesine neden olmuştur.
Neticede, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde şuur-altı reklam yasaklanmıştır ama bütün reklamları, dizi, film ve belgeselleri şuur-altı mesaj içerip içermediği noktasında denetleyecek bir yapı kurulamamıştır.
ŞUUR-ALTI VE GENEL ÖZELLİKLERİ
Günlük hayatımızda yaşadığımız bazı sorunların şuur-altımızdan kaynaklandığını hep söyleriz ama acaba kaçımız şuur-altımızın gücünün ve öneminin farkındayız?
Şuur-altı çoğumuzun bildiği ya da duyduğu bir kavramdır. Bu kavram şuurumuzun farkında olmadığı ama davranışlarımızın yönlendirilmesinde önemli rol oynayan bir yapıyı belirtiyor. Şuur-altı, alt-benlik, şuur-dışı olarak da adlandırılan şuur-altı kişiliğimizin farkında olmadığımız, denetimimiz dışındaki parçasını temsil etmektedir. Diğer bir deyişle bu, buzdağının görünmeyen kısmıdır.
Otomatik bir pilot gibi bütün tecrübelerimizi depolar. Bir hafıza deposudur. Tecrübelerinizi hatıralar şeklinde depolar. Şuur-altı heyecanlarımızı , sezgilerimizi, alışkanlıklarımızı ve güdülerimizi depoladığı gibi, bunların faaliyete dökülmesinden de sorumludur.
Şuuraltımız, zihin telkin yoluyla ikna olunmaya müsaittir.
Şuurlu zihnin aksine, sorgulamadan tekrarla gelen teklifleri kabul eder, pekiştirir.
Bütün otomatik davranışlarımız, alışkanlıklarımız ve heveslerimiz hafızada kayıtlı bilgiler arasındadır.
Şuur-altı zihin delillerle ne ikna edilebilir, ne de aldatılabilir. Fikirlere ve imajlara karşılık verir. Şuur-altının en mühim özelliği ise: şuurumuzun farkına varmadığı olayları, sesleri, resimleri kaydetmesidir. Siz 5 katlı bir binaya çıkarken merdivenleri saymıyorsunuz ama şuur-altınızda bu sayı biliniyor ve kaydediliyor. Aynı şekilde bebekliğimize dair hatıralar şuur-altı kayıtlarının arasında bulmak pekâlâ mümkündür.
Şuur ise aynı anda 3 ilâ 7 işi yapabilir. Daha fazla görev yüklendiğinde kilitlenir. Bu yüzden dikkatimizi yönlendirmediğimiz, bizi o anda ilgilendirmeyen birçok veri bu filtreden süzülür. Beş duyumuzun karşılaştığı çok sayıda duyum, algılanmadan şuur-altı hafıza deposuna aktarılır. Demek ki duyduğumuz, gördüğümüz ama kavrayış olarak algılayamadığımız her şey şuur-altına ileride tekrar kullanılmak üzere veri olarak depolanır ve gelecekteki hareketlerimize yön çizer.
İşte tam da bu aşamada şuura değil ama şuur-altına hitap eden bütün propaganda ve veriler, bizim davranışlarımıza yön çizen güdüler olarak karşımıza çıkar. Zira sıklık arz eden tekrarlar derin algılarımıza yöneliktir.
GERÇEK: GÖRMEDİKLERİMİZ Mİ?
Şuur-altı dediğimiz alan, şuurun binde 999'unu oluşturuyor. Yani biz şu anda bu yazıyı, binde 1 seviyesinde görüyor, dinliyor ve okuyoruz.
Bunlar nasıl mı gerçekleşiyor? Gözde bilimsel olarak “fovea hareketleri” olarak isimlendirilen alan sizin şu anda görmediğiniz şeyleri de görüyor. Göz devamlı bir tarama içinde. Tarıyor ve aldığı bilgileri şuur-altına atıyor. Bunlar bilimsel verilerdir. İsteyen araştırsın ....
Biz, normal şartlarda, gözümüzün fovea hareketleriyle beynimizde depolanmış şeylerin çok azını hatırlıyoruz. Ama mesela markete gittiğimizde 10 tane deterjan arasından 1 tanesini çekip alıyoruz. Yani gördüğümüzün ve de duyduğumuzun farkında olmadığımız şeylerin, şuur ortamına çıkarak bize o malı satın aldırması söz konusu oluyor.
Yani biz görmediğimizi zannettiğimiz şeyleri aslında görüyoruz ve şuur-altımıza gönderilen verilerin karar verme ya da faaliyete geçme aşamasında fikirlerimizi ve davranışlarımızı doğrudan etkiliyor.
Şimdi neden bu kadar derin bir uyku içinde olduğumuzu, niye bu kadar tepkisiz olduğumuzu, neden aslımızı unuttuğumuzu anlayabiliyor musunuz...?? ?
Ben nerdeyse 6-7 yıldır televizyon seyretmiyorum. ..
Gerekirse sadece dinliyorum.. .
Gittiğiniz filmlere de dikkat lütfen, özellikle filmlerin başı ve sonunda çok kullanılan şekil ve sayısal simgelere bakmamaya çalışın !...
Internetten Alıntıdır
Uzun yıllardır bilinen şuur altı teknikleri konusunda güzel bir yazı.
Metinde adı geçen Knight DUNLAP (1875-1949) Amerikalı araştırmacı aynı zamanda manyetik akımların beyine etkileri konusunda da çalışmıştır.
ŞUUR-ALTI TELKİNLERİ - 25. Kare
SUBLİMİNAL MESAJLAR
Şuuraltını etkilemeyi hedefleyen mesajlara “subliminal” adı verilir. Genel olarak “şuuraltına yönelik gizli mesajlar olarak ifade edebiliriz. Kişinin şuuraltına ‘’subliminal’’ mesaj göndermenin birçok yolu bulunuyor.
Bunlardan en çok kullanılanları :
1. Dijital ses dosyalarına gizlenen işitsel yolları.
2. Gözle algılanamayacak kadar kısa süreyle ve sık patlayan flaşlar şeklinde sinema ya da televizyon görüntüsü yoluyla şuur-altına itilen 25. kareler.
3. Reklam afişleri, logoları ve benzeri nitelikteki görsel malzemenin içine saklanmış şekil, kelime ve rakamlar.
Bu yöntem; bir ürünün reklâmını yapmaktan, bir inancın ya da görüşün propagandasını yapmaya, psikolojik savaşa, uluslararası ilişkilere, yanıltıcı bilgilendirmeye kadar varan geniş bir yelpazede kullanılmaktadı r. Görsel ve işitsel olarak (şuurlu) algılananlar değil; şuur-altı seviyesinde algılanan söz, resim, görüntü ve şekillerden oluşur.
Bunlardan en çok kullanılanı dijital ses dosyalarına gizlenen ses mesajlardır. Üzerinde oynanabilirliği ve işlenilmesi ve yayılması daha kolay olduğundan MP3 dosyaları gizli mesaj için biçilmiş kaftandır diyebiliriz. .
Peki, sistem nasıl işliyor?
İnsan kulağı sadece belirli titreşim sıklığı aralıklarındaki sesleri duyabilir. Eğer siz bir müzik parçasını rahatça duyabiliyorsanı z, bu sizin duyabileceğiniz titreşim aralığında olduğunu gösterir. İnsan beyninin algısı ise, bundan daha düşük ya da daha yüksek frekansları algılayabilecek kapasitededir. Dikkat ediniz: “duyabilecek” demiyoruz, algılayabilecek diyoruz. Yani, kulağımız ancak belirli bir titreşim aralığındaki sesleri duyabilir. Fakat beynimiz bu aralığın çok daha ötesindeki sesleri algılar, hisseder.
Şuuraltı ve şuuraltının özelliklerini anlattığımız zaman, ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaksınız. Ancak, şimdi öncelikli olarak bu “subliminal mesajların” (şuur-altı telkinlerin) neler olduğunu ve nasıl işlendiğini sizlere göstermemiz gerekiyor.
8-12 hertz dalga boyundaki Subliminal mesaj içeren bir MP3'ü kulağınızla dinlersiniz, ancak içindeki gizli-mesajı beyniniz dinler. Bu esnada kulağınız hiçbir şey duymaz. İnternette ve paylaşım programlarında şuuraltı mesajları içeren MP3 dosyaları bulunmaktadır. Hatta bu gizli mesajları frekans aralıklarına göre analiz ederek ortaya çıkartan yazılımlar dahi vardır.
Mesela, en korkunç uygulamalardan sadece biri:“Bu Uygulamaya Amerika, Irak’ı işgal etmeden önce bir yıl boyunca (daha fazla da olabilir) devam etti. Irak radyolarında Kur’an yayınının altından, çok düşük bir titreşimde, kulakla duyulmayan, ancak dimağla algılanarak Iraklıların şuur-altına gönderilen: “Direnmeniz faydasız” gibi mesajlar verilmiş ve bir ülke işte bu şekilde şuuraltı mesajlar ile işgale hazır edilmiştir.
25inci KARE
Kişinin şuur-altına subliminal mesaj göndermenin birçok yolu olduğunu söylemiştik. İşte bunlardan bir diğeri de 25inci Kare tekniğidir. Peki, nedir bu 25inci Kare Gördüğümüz bir anlık görüntü: 655 satır ve frame/çerçeve denilen 24 küçücük kareden oluşur.
Sinema şeridinde, saat, dakika, saniye olarak bir diziliş vardır. Her saniyeden sonra bir yabancı kare gelir ve bir saniye 24 karedir. Her 24 kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de "control-track" denilen aralık vardır. İşte bu aralıktaki görüntüler kesilip, aralarına başka görüntüler atılarak 25inci kare oluşturulur ve bu son kare olan 25inci kare anlıktır. Yani görüntü saniyede 1/24 olacakken, bu 1/25'e çıkar. Kareler 25 olunca bir anda bir görüntü gelir ve anında kaybolur. Genellikle göz ve beyne görünmez, daha doğrusu görülür ama şuuraltında kalır.
25. karenin temel mantığı da mesajı şuur-altına göndermek olduğu için, artık dünya sinema sanayisinde bu tekniği kullanmayan yok gibidir. Yani sizler evlerinizde rahat koltuklarınıza oturup herhangi bir televizyon kanalındaki herhangi bir dizi/ film ya da bir belgeseli seyrederken aynı zamanda 25 karelerle şuur-altınıza gönderilen mesajlara/ telkinlere/ saldırılara maruz kalabiliyorsunuz.
Göz bunları görmüyor ama saniyenin 3 binde biri gibi bir zaman aralığında bu görüntü şuur-altına ulaşıyor, orada depolanıyor. Bu gizli mesajlar sayesinde, o reklâmı, diziyi, filmi ya da herhangi bir resmi hazırlayan kişi/ yapımcı/ yönetmen kendi hedefine, niyetine ve ideolojisine göre vermek istediği mesajı “25inci Kare”lerle şuuraltına göndermiş oluyor.
PEKİ, GÖREMEDİĞİMİZ HALDE NASIL ETKİLENİYORUZ BU 25inci KARELERDEN?
Bu adamlar zaten açıktan açığa bu işi yapıyorlar. Filmlerle, reklamlarla her türlü mesajı veriyorlar. Buna rağmen niçin böyle gizli bir kare uyguluyorlar?
Cevabı çok basit: Çünkü gördüğümüz zaman bu kadar etkili olmuyor. Çünkü kişi, şuurlu bir tercih ile gördüklerini veya duyduklarını ya ret ediyor ya da kabul ediyor. Çünkü baştan önüne seçenek getirilmiş oluyor.
Fakat bu, öyle bir şey ki insan onu görmüyor, duymuyor ve hissedemiyor, yani bizlerin algı frekanslarımızı n tamamen altında veya üstünde yer alıyor. Böyle bir şeyi kabul yahut ret etme gibi bir imkânımız var mı? Elbette hayır.
İşte 25. karenin ve subliminal reklamların temel mantığı budur! Hedefteki kitlenin şuurlu tercih hakkını gasp ederek, onları gizlice zehirlemek!
* * *
Bu işi yapanlar insanı ve insanın yaratılışını çok iyi biliyorlar. 1900’lü yıllara kadar uzanan bir geçmişi var bu tür çalışmaların. Psikolog ve psikanalistlerin insanla ilgili uyguladıkları, gözlemledikleri ve deneylerle ortaya koydukları bilgi ve bulgulardan yola çıkarak “İnsanı nasıl etkileyebiliriz” sorusuna cevap aradılar. İlk başta ticarî hedefler ve büyük şirketlerin mallarını halka pazarlamanın bir yolu olarak gördüler bu şuur-altı telkinleri. Daha sonra ise bu taktiği öğrenen her kişi ve her yapımcı kendi niyet, inanç ve ideolojisine göre vermek istediği mesajları bu yolla insanlara zerk etmeye başladılar.
25inci KARE NE ZAMAN ve NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Şuur-altının bütün görüntü, ses ve resimleri kaydetme özelliği 1900’lü yıllardan beri insanları yönlendirmek için kullanılmaktadı r.
1900’lü yıllarda Knight Dunlap adında Amerikalı bir psikoloji profesörü illüzyon gösterisi yaparken şuur gücüyle algılanmayan “hissedilemez gölgeler” kullanarak aynı uzunluktaki 2 çizgiyi seyircilerin farklı ölçülerde algılamasını sağlamıştı.
İşte buradan hareketle şuur-altını hedef alarak mesaj göndermeyi hedefleyen ve adına “Subliminal Mesajlar” (Şuur-Altı Telkinler) denilen bu tür reklamlar ilk kez 1950'li yıllarda Amerika'da ortaya çıktı. James Vicary adlı reklamcılık uzmanı, sinema salonlarında yaptığı bir deney sonucu patlamış mısır ve kola satışlarının arttığını iddia etti. Bu deneyde film perdede oynarken, saliselik görüntüler hâlinde gözle görülemeyen gizli kareler ve gizli mesajlarda:“patlamış mısır ye” ve “Kola iç” sloganları çıkıyordu. Seyirci bu sloganları şuurla algılayamadığı hâlde, şuuraltına hitap eden bu sloganlar neticesinde Kola satışlarının yüzde 18.1, patlamış mısır satışlarının ise yüzde 57.7 arttığı görüldü.
Bu şekilde, şuur-altına yönelmenin reklamın etkinliğini artırmada daha işlevsel olduğu görülmüştür.
İşte o gün bugündür uygulanan 25inci kareler sadece bir insanı ya da bir topluluğu değil; bütün insanlığı tehdit ede gelmektedir.
Bir grup psikolog ve yazar bu konunun gündeme geldiği ilk yıllarda bu yöntemin uydurma ve efsane olduğunu ve insanları etkilemeyeceğini söylediler. Ancak, beyin dalgalarını ölçen teknolojilerin gelişmesi ile gizli-mesaj içeren reklama beynin daha farklı ve fazla tepki verdiği gözlemlendikten sonra, bu yöntemin etkisi ispatlanmış oldu.
İşin en ilginç tarafı ise bu konuyu gündeme taşıyan, kitap, tez ve aile eğitim seminerlerinin yok denecek kadar az olmasıdır. Yıllardır uygulanan böyle ciddî ve hayatî bir konunun nasıl olup da bütün bir insanlık tarafından henüz bu şekilde yeni-yeni öğreniliyor olması düşündürücü olsa gerek.
Televizyon karşısında uyuyan/uyutulan bir çağda yaşıyoruz!
Uyan ey toplum ve uyandırın uyuyan ruhları!
Şuur-altımızı başkaları değil; biz yönetelim!
ASIL HEDEF ÇOÇUKLAR
Şuur-altı teknolojisi maalesef çizgi filmlerde, şarkılarda, reklam panolarında, filmlerde yasal olmayan bir şekilde kullanılıyor. Çocuklara sevgiyi kardeşliği öğütleyen masum zannettiğimiz çizgi filmlerin arasına pornografik resimler, şiddet unsuru içeren görüntüler bu teknolojiyle saklanıyor. Çocuğumuz fark etmeden o görüntüleri beynine konuk ediyor ve şahsiyetinin oluştuğu o en ciddî yaş dilimde (sıfır-yedi yaş arası) bu görüntüler içeride şuur-altında hapsoluyor. Artık siz siz olun her gördüğünüz ve duyduğunuza çok dikkat edin.
Özellikle Disney, yaptığı çizgi filmlerde cinsellik temasını yıllardır çocuklarımızın şuur-altına kazımıştır. “BU FİLMDE / DİZİDE SANAL REKLÂM UYGULANMAKTADIR” Sizler, televizyonları nızın karşısında uyumaya devam eden ruhlar, koltuğunuza oturup en sevdiğiniz dizi ya da filmleriniz yayına başlarken: “ BU FİLMDE / DİZİDE SANAL REKLÂM UYGULANMAKTADIR” uyarısını görmediğinizi söyleyebilir misiniz?
Peki, ne demek “Sanal Reklam?”
Sanayi Bakanlığına göre sanal reklamın tarifi aşağıdaki gibi :
"Sanal reklam"; hukuken kullanımı meşru görüntülerin, canlı veya banttan bilgisayar marifeti ile manipülâsyonu ve söz konusu görüntülerde yer alan muhtelif unsurları reklam amacı ile hâlihazırda kullanılan veya ileride geliştirilecek teknolojiler vasıtasıyla oyun sahası ve çevresi üzerine düşürülen tüm görüntüleridir.” Televizyonda izlediğimiz pek çok dizide ya da filmde ya marka yerleştirme ya da sanal reklam uygulamaları ile karşılaşıyoruz. Bir dönem gişe rekorları kıran “Kurtlar Vadisi Irak” filmini hatırlayın. Film başlarken “Bu filmde sanal reklam uygulaması yapılmaktadır” uyarısı vardı. Ekranda bir ovada yol alan otomobili izlerken birden bir mimarlık firmasının reklam tabelası ve bir apartman beliriveriyor. Kerpiç evlerin üstüne getirilmek istenmiş ama başarılı olunamadığı için ortalık yerde duran uydu antenleri reklamları ve uyarı tabelalarının altında beliriveren markalar…
O halde en can alıcı soru şu: Niçin sanal reklam?
Çünkü şuur-altına telkin göndermenin en iyi yoludur da ondan.
25. Kare'nin uygulandığı bir film :
DÖĞÜŞ KULÜBÜ / The Fight Club Niçin bu film?
Bir kere adına bakarak bunun bir dövüş filmi olduğunu zannetmeyin. “Gün gelir sahip olduklarınız, size sahip olmaya başlar!” sloganı ile modern insanın tüketim merkezli hayat tarzını sorgulayan bir filmdir düğüş kulübü.
Edward Norton ve Brad Pitt’in başrollerini paylaştığı ve David Fincher’in yönettiği bu film, 2000 yılında Empire Ödülü (İngiltere)aldı . Ayrıca 2001’de En iyi DVD, en iyi DVD anlatımı, en iyi DVD özel içerikleri ödülünü almış ve 2005 yılında Total Film magazin ödüllerinde (UK) “Dünyanın bu güne kadar gelmiş geçmiş en iyi film ödülü” ne lâyık görülmüştür.
Gerçekten çok etkileyici bir filmdir. Moderniteye karşı çıkarak :
“Gün gelir sahip olduklarınız, size sahip olmaya başlar” “Her şeyi kontrol etmeyi bırak ve rahat ol…” “Nefret ettiğiniz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyorsunuz.” “Seyrettiğiniz reklâmlar yüzünden araba ve kıyafet değiştiriyorsunuz.” “Sizler paranız kadar iyisiniz.” “Siz işiniz değilsiniz…” “Bindiğiniz araba değilsiniz..” “Kredi kartlarınızın limiti değilsiniz” diyordu.
Şimdi, “Dünyanın bugüne kadar gelmiş geçmiş en iyi film Ödülü”ne lâyık görülen bu filmdeki 25inci kareleri yakalayabilmek ve filmdeki her saniyeyi kare-kare izleyebilmek için önce:
1. Filmi bilgisayarınıza kaydedin.
2. Media player ile izlerken film sahnelerini 1/16 “Slow / yavaş” izleme modunda.
3. “klcodec” ile izlerken alttaki ok işaretlerinden “Decrease Speed”e üç kez tıklayıp filmi en yavaş haline getirmeniz gerekmektedir. Böylece her saniyeyi yaklaşık 5 saniyede izleyecek ve her kareyi tek-tek yakalayabileceksini z.
SONUÇ:
1. Araştırmalarımızın sonucunda filmin yönetmeninin (sexomaniac) olduğunu bulduk.
2. Filmin (bizim yakalayabildiğimiz) 26 farklı yerinde 25inci kareler kullanılmış.
3. 25inci Kare tekniği ile elinde sigara olan Brat Pitt resmi filmin çeşitli yerlerine yerleştirilmiştir.
4. Yönetmen filmin 2 farklı yerinde 25inci kare tekniği ile erkek cinsel organını yerleştirmiş.
5. Yine filmin 2 yerinde Çocuk Pornosu şuur-altına yerleştirilmiş.
6. Unutmayın 25. karelerin yer aldığı her film gibi bu filmde de normal seyrinde görülmesi gerekenlerin dışında hiçbir şey görülmüyor. Aslında çok şey görülüyor ancak hiç kimse ne gördüğünü bilmiyor.
7. Uyanmayanlar ve hâlâ 25. karenin varlığına ihtimal vermeyenler, denesin ve görsün diye filmdeki en can alıcı karelerin sadece bir kısmının dakika ve saniyelerini aşağıya sırasıyla yazıyoruz. İsteyen filmdeki tespit ettiğimiz bu dakika ve saniyelerde filmi durdurup kare-kare izleyebilir.
06:02= elinde sigara olan Brat Pitt resmi,
31:07 = cinsel öğeler erkek cinsel organı,
31:14 = cinsel öğeler,
46:41 =cinsel öğeler,
49:09 = cinsel öğeler,
50:42 ile 50:52 = çocuk pornosu mesajları…
02:10:39= Film bitiyor binalar yıkılıyor ve yine erkek cinsel organı filmin finali olarak 25. karede yer alıyor.
***
Filmin en tuhaf gelen bölümü ise Tayler’in işi sabun imalatçılığı olmasına rağmen, 30uncu dakikadan itibaren, Tayler’i anlatırken onun bir sinema yapımcısı olduğunu anlatmasıdır. (Filmin sadece bu 2 dakikalık bölümünde Tayler bir sinema yapımcısıdır)
Şu ifadeler 30uncu dakikadan sonra aynen filmde geçmektedir :
“Sinema filmleri tek bir makarada olmaz; birkaç makarada olur ve bir kare bittiğinde diğer makaraya geçerken birisinin düğmeye basması gerekir. O an geldiği zaman projektörleri değiştirir ve film devam ettiği için kimse bir şey anlamaz.
KİMSE GÖRDÜĞÜNÜ BİLMİYOR AMA GÖRÜYOR” der ve sorar: “ACABA KAÇINIZ ONU İŞ BAŞINDA YAKALAYA BİLİRSİNİZ?”
DİKKAT: Yaptıkları işi aynı filmde anlatıyorlar!
REKLAMLARLA ŞUURU ÇALINAN İNSANLAR
İnsan beyninde şuur-altının tepki verdiği iki mühim olay var : “doğum” ve “ölüm”. Şuur-altımız bu 2 vakaya çok daha fazla tepki veriyor. Bu 2 mesaja daha duyarlı.
“Sex” (cinsellik) mesajı doğum arke-tipinde, “kill” (öldürmek) mesajı da ölüm arke-tipinde karşılanıyor. Bu simgeler, verilmek istenen mesajın içine yerleştirildiğinde şuur-altı bunları öncelikli algılar olarak saklayabiliyor ve sıra kullanıma geldiğinde, bu öncelikli depolanan veriler davranış ve hareketlerimize yön çiziyor.
ŞUUR-ALTI TELKİNLER YASAK DEĞİL Mİ?
Şuur-altı reklamlarının etkisinin ispatlanmasını n ardından bir yandan bu yöntemin kullanımı arttı ve diğer yandan da bu gibi yöntemlerin kullanılmasını önlemeye yönelik yasalar çıkartıldı. Ülkemizde RTÜK şuur-altı reklamı: “Teknik cihazlar vasıtasıyla televizyon yayınlarında çok kısa süreli görüntüler kullanarak, izleyicilerin ancak bilinçaltıyla algılayabilecekleri ürün veya hizmetlerin tanıtılmasına ilişkin mesajlar içeren reklamlar” olarak tanımlamıştır.
Yasalarımız tüketicinin korunması bakımından, gizli reklam ve şuur-altı reklamı da yasaklamıştır. 3984 sayılı Yasanın 20. maddesi: "Reklamların, program hizmetinin diğer unsurlarından açıkça ve kolaylıkla ayırt edilebilecek ve görsel ve işitsel bakımdan ayrılığı fark edecek biçimde düzenlenmesini, şuur-altı ile algılanan reklamlara izin verilmemesini" hükme bağlamıştır.
Radyo ve Televizyon Kuruluşları Reklam Yayın İlkeleri ve Usulleri İle Reklam Gelirleri Üst Kurul Paylarının Ödenmesi Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesine göre de: "Yayınlarda gizli reklam yapılamaz. Programlarda açıkça reklam olduğu belirtilmedikç e ürün veya hizmetler reklam amacını taşıyan şekilde sunulamaz. Çok kısa sürelerle imaj veren, elektronik aygıt veya başka bir araç kullanılarak veya yapılarının ne olduğu konusunu izleyenlerin fark edemeyecekleri veya bilemeyecekleri bir biçime sokarak, bilinçaltıyla algılanmasını sağlayan reklamların yayınlanması yasaktır."
1964’te İngiltere, 1974’te ABD olmak üzere dünyadaki 55 ülke insanlarını bu tekniklere karşı korumaya almıştır. Rusya'nın Ekatirinburg şehrinde yayın yapan ATN Televizyonun “Otur ve ATN izle” şeklinde bir gizli mesaj verdiği tespit edilmiş ve yayın lisansının 2 ay iptal edilmesine neden olmuştur.
Neticede, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde şuur-altı reklam yasaklanmıştır ama bütün reklamları, dizi, film ve belgeselleri şuur-altı mesaj içerip içermediği noktasında denetleyecek bir yapı kurulamamıştır.
ŞUUR-ALTI VE GENEL ÖZELLİKLERİ
Günlük hayatımızda yaşadığımız bazı sorunların şuur-altımızdan kaynaklandığını hep söyleriz ama acaba kaçımız şuur-altımızın gücünün ve öneminin farkındayız?
Şuur-altı çoğumuzun bildiği ya da duyduğu bir kavramdır. Bu kavram şuurumuzun farkında olmadığı ama davranışlarımızın yönlendirilmesinde önemli rol oynayan bir yapıyı belirtiyor. Şuur-altı, alt-benlik, şuur-dışı olarak da adlandırılan şuur-altı kişiliğimizin farkında olmadığımız, denetimimiz dışındaki parçasını temsil etmektedir. Diğer bir deyişle bu, buzdağının görünmeyen kısmıdır.
Otomatik bir pilot gibi bütün tecrübelerimizi depolar. Bir hafıza deposudur. Tecrübelerinizi hatıralar şeklinde depolar. Şuur-altı heyecanlarımızı , sezgilerimizi, alışkanlıklarımızı ve güdülerimizi depoladığı gibi, bunların faaliyete dökülmesinden de sorumludur.
Şuuraltımız, zihin telkin yoluyla ikna olunmaya müsaittir.
Şuurlu zihnin aksine, sorgulamadan tekrarla gelen teklifleri kabul eder, pekiştirir.
Bütün otomatik davranışlarımız, alışkanlıklarımız ve heveslerimiz hafızada kayıtlı bilgiler arasındadır.
Şuur-altı zihin delillerle ne ikna edilebilir, ne de aldatılabilir. Fikirlere ve imajlara karşılık verir. Şuur-altının en mühim özelliği ise: şuurumuzun farkına varmadığı olayları, sesleri, resimleri kaydetmesidir. Siz 5 katlı bir binaya çıkarken merdivenleri saymıyorsunuz ama şuur-altınızda bu sayı biliniyor ve kaydediliyor. Aynı şekilde bebekliğimize dair hatıralar şuur-altı kayıtlarının arasında bulmak pekâlâ mümkündür.
Şuur ise aynı anda 3 ilâ 7 işi yapabilir. Daha fazla görev yüklendiğinde kilitlenir. Bu yüzden dikkatimizi yönlendirmediğimiz, bizi o anda ilgilendirmeyen birçok veri bu filtreden süzülür. Beş duyumuzun karşılaştığı çok sayıda duyum, algılanmadan şuur-altı hafıza deposuna aktarılır. Demek ki duyduğumuz, gördüğümüz ama kavrayış olarak algılayamadığımız her şey şuur-altına ileride tekrar kullanılmak üzere veri olarak depolanır ve gelecekteki hareketlerimize yön çizer.
İşte tam da bu aşamada şuura değil ama şuur-altına hitap eden bütün propaganda ve veriler, bizim davranışlarımıza yön çizen güdüler olarak karşımıza çıkar. Zira sıklık arz eden tekrarlar derin algılarımıza yöneliktir.
GERÇEK: GÖRMEDİKLERİMİZ Mİ?
Şuur-altı dediğimiz alan, şuurun binde 999'unu oluşturuyor. Yani biz şu anda bu yazıyı, binde 1 seviyesinde görüyor, dinliyor ve okuyoruz.
Bunlar nasıl mı gerçekleşiyor? Gözde bilimsel olarak “fovea hareketleri” olarak isimlendirilen alan sizin şu anda görmediğiniz şeyleri de görüyor. Göz devamlı bir tarama içinde. Tarıyor ve aldığı bilgileri şuur-altına atıyor. Bunlar bilimsel verilerdir. İsteyen araştırsın ....
Biz, normal şartlarda, gözümüzün fovea hareketleriyle beynimizde depolanmış şeylerin çok azını hatırlıyoruz. Ama mesela markete gittiğimizde 10 tane deterjan arasından 1 tanesini çekip alıyoruz. Yani gördüğümüzün ve de duyduğumuzun farkında olmadığımız şeylerin, şuur ortamına çıkarak bize o malı satın aldırması söz konusu oluyor.
Yani biz görmediğimizi zannettiğimiz şeyleri aslında görüyoruz ve şuur-altımıza gönderilen verilerin karar verme ya da faaliyete geçme aşamasında fikirlerimizi ve davranışlarımızı doğrudan etkiliyor.
Şimdi neden bu kadar derin bir uyku içinde olduğumuzu, niye bu kadar tepkisiz olduğumuzu, neden aslımızı unuttuğumuzu anlayabiliyor musunuz...?? ?
Ben nerdeyse 6-7 yıldır televizyon seyretmiyorum. ..
Gerekirse sadece dinliyorum.. .
Gittiğiniz filmlere de dikkat lütfen, özellikle filmlerin başı ve sonunda çok kullanılan şekil ve sayısal simgelere bakmamaya çalışın !...
Internetten Alıntıdır
3 Ocak 2010 Pazar
TİCARİ PAZARLAMA NEDİR?
Ticari Pazarlamayı anlatmak ve belirli bir tanımını yapmak oldukça güçtür. Kapsam ve işlevleri günün koşularına göre sürekli değişmekte ve gelişmektedir. İçinde bulunduğu segment ve ürün grubuna göre çalışma sistematiğinde büyük farklılıklar bulunmaktadır.Yine sıklıkla Banka ve Finans sektörlerinde bulunan Kurumsal/Ticari pazarlama ile karıştırılır. İşletmelerde bazen satış organizasyonu içinde bazen de pazarlama organizasyonu içinde yer alır. Hatta yeni pazarlama yaklaşımlarında Ticari Pazarlamayı müstakil bir birim olarak gören ve örgütlenmesini bu şekilde yapan firmalara dahi raslamaktayız. Bu durum çalışma sistematiği ve yaklaşımlarında belirgin bir değişiklik meydana getirmez. Bizim konumuz sıklıkla FMCG (Fast Moving Consuming Goods) yani hızlı tüketim ürünleri pazarları ve buna benzer yapılanmaları da bünyesinde taşıyan diğer pazarlardır.
Peki nedir bu Trade Marketing veya Commercial Marketing denilen şey?
Bunu anlatabilmek için sanıyorum önce daha geriye giderek Pazarlamanın 4P kuramından başlamak faydalı olacaktır. Bildiğiniz gibi pazarlamanın 4 ana enstrumanı vardır. Product (Ürün), Price (Fiyat), Promotion (Promosyon) ve Place (Yer). Başarılı bir pazarlama organizasyonu Pazarlama Karmasını bu 4 ana enstruman ile birlikte kurgulayacak ve ürünlerini tüketiciye ulaşacaktır. Ancak çok az pazarlama bilginiz olsa dahi bu işlerin böyle kolay yürümediğini tahmin edebilirsiniz. Zira konular artık farklı iki birim faaliyetlerinin kapsama alanı içine dağılmıştır.
Günümüz işletmelerinde satış ve pazarlama organizasyonları bağımsız birimler halinde örgütlenmektedir. İşletmenin genel amaçları her iki birim için aynı bile olsa bunun yöntem ve modellenmesi daima birimler arasında sıkıntı yaratmaktadır. Satış doğası gereği hedeflerine ulaşabilmek için pazarlamadan alabileceği her türlü avantajı talep eder. Ancak işletmenin kaynakları kıt ve muhtemelen günümüz koşullarında karları düşüktür. Çöpe atacağı, gereğinden fazla vereceği 1 kuruşu yoktur. Pazarlama ise bütçesini kullanmak konusunda sıkıntı duymaktadır. Zira yoğun ürün ve günlük çalışmalar neticesi bizzat pazardan kopmuş ve pazar değer ve bilgilerini elde etmekte güçlük çekmektedir. Çok spesifik ve dar satış kanallarına hizmet eden bir pazarlama organizasyonu olmadıkça tüketim noktaları, müşteriler, pazar yapısı, saha koşulları, rakipler ve uygulamaları, saha stokları, aktiviteler vs. hakkında yeterli bilgi sahibi olması ve etkili eylem planları üretmesi oldukça güçtür. Bunun en önemli sonucu işletmenin üretim ve pazarlama gücünün sahaya yeterince verilememesi ve büyük değer kayıpları meydana gelmesidir. Ticari Pazarlamanın görevi işte tam bu noktada başlar. Amacı satış ve pazarlama faaliyetleri arasında köprü vazifesi görmek, ürünlerin en rekabetçi ve güçlü konumda pazara sunulması için gerekli çalışmaları yapmaktır. Bu da iyi bir satış, iyi bir pazarlama ve matematik bilgisi gerektirmektedir.
Ticari pazarlamanın tanımını yapmak oldukça güç demiştik. Konuları ve çalışma sistematiği incelendiğinde daha rahat anlaşılacaktır. Yine de bir tanım yapmak gerektiğinde İşletmenin pazardaki etkinliğini arttırabilmesi için, üst yönetimce belirlenen hedeflerin aksiyon planlarını hazırlayan, uygulayan, ve sonuçlarını takip eden bölüm diyebiliriz. Bu görevlerini ifa etmek için ana enstrumanları pazarlama araştırmalarını yapmak, satış kanallarının verimini incelemek ve planlamak, Kampanya ve promosyonlar tertip etmek, maliyet ve fiyatlandırma çalışmalarına yardımcı olmak, kategori yönetimi çalışmaları yapmak, marchandising hizmetlerini organize etmek ve hatta müşteri lişkilerini yönetimine dair çalışmalar yapmaktır.
İşletmeler kendi bünyelerine az yada çok ticari pazarlama faaliyetlerini yürütmektedir. Ticari pazarlamanın bir birim olarak örgütlenmesinin ana amacı birimler arası koordinasyonu sağlamak ve bu faaliyetlerin efektif çalışmalar haline gelmesidir. Ticari pazarlamanın yeri ve önemi üzerine yapılan tartışmalar aslında satış ve pazarlamanın işletme içindeki yeri ve önemi tartışmalarının bir uzantısıdır. Sağlıklı bir ayrışma sonuçta ticari pazarlamanın fonksiyonlarını icra etme ve katma değer yaratma gücünü arttırmaktadır. Günümüzde gelişmiş ülkelerdeki anlayış işletmedeki tüm çalışanların bir pazarlama vizyonuna sahip kılmak, ancak bir satıcı gibi davranmasını teşvik etmektir. Şu ünlü söz hem satıcılar hem de pazarlamacılar için farklı anlamlar taşıyan, her iki departman tarafından kullanılan bir cümledir "Pazarlama yalnızca pazarlamacılara bırakılamayacak kadar önemlidir." Sanıyorum bu konudaki tartışmalar daha uzun süreler ticari pazarlamanın ön bahçesinde devam edecektir.
PAVLOV'UN KÖPEKLERI VE REFLEKS KIRILMASI
PROF. DR. KEREM DOKSAT
PSİKİYATRİST
BİLİRSİNİZ, ÜNLÜ RUS FİZYOLOG PAVLOV, KÖPEKLERİNE ET VERİRKEN ZİL
ÇALINCA VE BUNU ÇOK KEZ TEKRARLAYINCA, ZİL SESİNİ İŞİTTİĞİNDE ET
GÖRMEDEN DE HAYVANIN SALYASI AKMAYA BAŞLAR.
BU, "ŞARTLI REFLEKS"TİR.
HAYVANIN "TABİATINDA OLMAYAN" BIR UYARAN (ZİL SESİ), ONU "TABİATINDA
OLAN" ETİ GÖRMÜŞ GİBİ HEYECANLANDIRMAKTADIR.
EĞER SÜREKLİ OLARAK ZİL ÇALAR AMA HİÇ ET GÖSTERMEZSENİZ, BİR SÜRE SONRA ŞARTLI REFLEKS SÖNER.
DEVAMIN SAĞLANMASI İÇİN ARADA BİR ET GÖSTERİLEREK REFLEKS
PEKİŞTİRİLMELİDİR.
HİÇBİRİMİZ DÜNYAYA TÜRK, MEKSİKALI, SÜNNİ VEYA KATOLİK OLARAK GELMEYİZ.
BUNLAR BİZE ÖĞRETİLEN DEĞERLER, BİR BAŞKA DEYİŞLE, ŞARTLI REFLEKSLERDİR.
EĞER PEKİŞTİRİLMEZLERSE, ZAMANLA SÖNERLER.
BIR GÜN PAVLOV'UN ENSTİTÜSÜNÜ SU BASAR. KÖPEKLERİN BIR KISMI BOĞULUR, BIR KISMI DA GÜNLERCE KORKUYLA TİTREŞİR ÇÜNKÜ ÖLÜMDEN ZOR KURTULMUŞLARDIR.
KURTARILABİLENLER TEKRAR ENSTİTÜYE TOPLANIR.
PAVLOV ZİL ÇALAR, KÖPEKLERDE TIK YOKTUR.
ŞU MÜTHİŞ SONUCA VARIR PAVLOV:
AĞIR TRAVMALAR, ŞARTLI REFLEKSLERİ ORTADAN KALDIRMAKTADIR.
HAYVAN EN DOĞAL, EN İLKEL DURUMUNA GERI DÖNMEKTEDİR.
BIR YANDAN HER GÜN GÜNEYDOĞU ŞEHİTLERİ İÇİN "KANLARI YERDE KALMAYACAK" DENMESİNE RAĞMEN KANLARIN SÜREKLİ "YERDE KALMASI",
BİR YANDAN "ERGENEKON" DENİLEREK BÜYÜK BİR ÇOĞUNLUĞUNUN TEK SUÇU
"ATATÜRK'Ü SEVMEK" OLAN İNSANLARIN SABAHA KARŞI EVLERİNDEN ALINARAK
HAPSE ATILMALARI,
BİR YANDAN ARABA YAKIP POLİSE TAŞ ATARAK GELİŞEN ETNİK KALKIŞMALAR…
HEPSİNİ TOPLARSANIZ, TEMEL GÜVENLİK DUYGUSUNUN ARTIK ZATEN ORTADAN
KALKTIĞINI GÖRÜRSÜNÜZ.
PAVLOV'UN KÖPEKLERİNDEKİ GİBİ, AĞIR TRAVMALARLA BİZİM DE ŞARTLI
REFLEKSLERİMİZ (MİLLİ DUYGULARIMIZ VE TEPKİLERİMİZ) KIRILIYOR.
EMPERYALISTLER SİNSİ SAVAŞLARINDA PSIKOLOJI BİLİMİNİ KULLANIRLAR.
MESELA ERMENILERLE TÜRKLER ARASINDA ULUSAL BIR DÜŞMANLIK MI VAR, ORADA PSIKIYATRIST VAMIK VOLKAN GIRER DEVREYE VE BU DÜŞMANLIĞIN KÖKENLERINI "İNCELER" (!)
BURADA IZLENEN YOL, ABD'NİN TEHDİT OLARAK GÖRDÜĞÜ ULUSLARIN ULUSAL
BİLİNÇLERİNİN, TARİHLERİNİN VE BENLİKLERİNİN SORGULANMASI,
"AŞINDIRILMASI"DIR.
KISACASI, MILLI DUYGUNUN YOK EDILMESIDIR ETNIK PSİKİYATRİNİN GÖREVI.
BIR ULUSUN ULUSAL BİLİNCİNİ, ULUSAL DUYGUSUNU VE REFLEKSLERİNİ NASIL YOK EDERSİNİZ?
BUNUN DENENMİŞ, SINANMIŞ BİR YÖNTEMİ VARDIR:
"O ULUSUN TARİHSEL VARLIĞINI SORGULAMAYA AÇARSINIZ".
YANİ O ULUSUN TARİHİNİ YENİDEN TARTIŞIRSINIZ.
MESELA TÜRKLER KENDİLERİNİ KAHRAMAN BIR ULUS OLARAK MI GÖRÜYORLAR?
ONLARA NE KADAR KORKAK BIR ULUS OLDUKLARINI GÖSTERMEK GEREKİR.
YA DA TÜRKLER ATATÜRK'Ü ÇOK MU YÜCELTİYORLAR?
ONLARA ATATÜRK'ÜN NE KADAR SIRADAN BİRİSİ OLDUĞUNU GÖSTERMELİSİNİZ.
FARKINDAYSANIZ SON ON YILDIR TAM DA BÖYLESİ BİR DÖNEMDEN GEÇİYORUZ.
"DEMOKRATLIK", "TARTIŞMA KÜLTÜRÜ" ADINA NEYİ TARTIŞIYORUZ VE BİZDEN NEYİ KABUL ETMEMİZ İSTENİYOR?
DİYORLAR Kİ, "SİZ SOYKIRIMCI BIR MİLLETSİNİZ!
ERMENİLERE SOYKIRIM UYGULADINIZ ..."
BİZ DİYORUZ Kİ, "HAYIR, UYGULAMADIK !"
O ZAMAN DENİYOR Kİ: "TAMAM, MADEM UYGULAMADINIZ, BUNU TARTIŞALIM, ÖYLE SONUCA VARALIM".
SİZE MANTIKLI GELİYOR, "NASILSA SUÇLU DEĞİLİZ, TARTIŞMADAN GALİP
AYRILIRIZ" DİYORSUNUZ.
AMA TARTIŞMA MASASI KURULDUĞUNDA EŞİT BİR TARTIŞMA ŞANSI OLMADIĞINI GÖRÜYORSUNUZ.
BAKIYORSUNUZ, TÜM TELEVIZYONLAR, GAZETELER, "AYDINLAR" SİZİN ERMENİLERİ KATLETTİĞİNİZİ YAYMAYA BAŞLIYOR. KANITLARI VAR MI ?
ELBETTE YOK.
AMA YALAN BİR KEZ YAYILDI MI VE YALANI SÖYLEYENLERİN SAYISI DA YETERİ
KADAR ÇOK OLDU MU, GERÇEĞİN SESİ BASKILANIYOR.
"HAYIR" DİYORSUNUZ, "GERÇEKLERI BİR DE BİZ ANLATALIM",
AMA ANLATAMIYORSUNUZ ÇÜNKÜ TÜM PROPAGANDA KANALLARI SİZE KAPATILMIŞ DURUMDA.
İŞTE O ZAMAN ANLIYORSUNUZ "TARTIŞMAYA AÇMAK" DENİLEN TUZAĞI.
_BU SÜRECİN SONUNDA, ULUSAL GURURU VE HASSASİYETLERI YÜKSEK İNSANLAR BİLE "ACABA" DEMEYE BAŞLIYOR, "ACABA GERÇEKTEN ERMENİLERİ BİZ Mİ KATLETTIK ?"._
"ULUSAL BENLİKTE İLK KIRILMA" YAŞANIYOR...
PSİKOLOJİK HARBİN ETKİSİ BÜYÜK BIR HIZLA BU ŞEKİLDE YAYILIYOR.
SIRA KÜRTLERE GELIYOR.
SIZDEN TARTIŞMANIZI ISTIYORLAR.
TARTIŞMA BAŞLIYOR VE YINE KAYBEDIYORSUNUZ.
BIR DÜŞÜNÜN LÜTFEN, SON DÖNEMDE NELERI TARTIŞMAYA AÇTIK VE ŞİMDİ NEREDEYİZ:
BUGÜN MISAK-I MILLI'YI PEK ÖNEMSEMİYORUZ.
KIRMIZI ÇİZGİLERİ UMURSAMIYORUZ.
TÜRK DİLİNİN ÖNEMİ KALMAMIŞ.
BU ÜLKEDE FEDERASYON DA OLABILIR, ERMENILERDEN ÖZÜR DE DİLEYEBILIRIZ,
KÜRTLERE "BIRAZ" TOPRAK DA VEREBİLİRİZ.
KISACASI, ULUSAL VARLIĞIMIZA AİT HAYATI HER ALANDA KAYBETMİŞ DURUMDAYIZ.
SIRADA NE VAR ?
ATATÜRK VAR ELBETTE...
ÇÜNKÜ ÖNEMLI OLAN, ULUSAL ÖNDERLERİ YOK ETMEK.
O HALDE, ONUN NE KADAR ZALIM BIR DİKTATÖR OLDUĞUNU TARTIŞALIM.
ONUN ZAAFLARINI TARTIŞALIM.
HATTA ONUN ANASINI BİLE TARTIŞALIM.
EVET, EMPERYALİSTLERIN GÜNDEMINDE BU BİLE VAR.
"TARTIŞIN" DIYORLAR,
"BİZ SİZİNLE ÖNDERİNİZİN ANASINI TARTIŞMAK ISTIYORUZ !"
SONRA SIRA SİZİN ANANIZA GELECEK ELBETTE.
HEPİNİZİNKİNE GELECEK...
İŞTE PSİKOLOJIK HARP BUDUR ARKADAŞLAR...
ŞİMDİ YILLAR ÖNCESİNE GİDELİM.
MONDROS IMZALANMIŞ.
DÜŞMAN ASKERLERI İSTANBUL'A ÇIKARMA YAPIYOR.
MİLYONLARCA TÜRK, SADECE İZLİYOR !
DEMEK Kİ ÖNEMLI OLAN İLK ADIM: "İŞGALİ İZLETTİREBİLMEK"MİŞ.
AMA AYNI ZAMANDA BIR DE MASA KONUYOR ORTAYA:
"TARTIŞACAKSINIZ"....
TARTIŞMA MASASINDA BİZİM SADRAZAM EFENDİ EMPERYALİSTLERE YALVARIYOR,
"BİRAZ ACIYIN" DİYE.
"İZLEYEREK", "TARTIŞARAK" NEREYE VARABİLİRSİNİZ ?
EMPERYALİSTLER ŞU ANDA BEYİNLERİMİZE VE YÜREKLERİMİZE YÜZYILIN
ÇIKARTMASINI YAPIYOR.
MEHMET AKİF, ÇANAKKALE İÇİN NE DİYORDU ?
"SU BOGAZ HARBI NEDIR, VAR MI DÜNYADA BIR ESI?
EN KESIF ORDULARIN YÜKLENIYOR DÖRDÜ BESI
TEPEDEN YOL BULARAK GEÇMEK IÇIN MARMARA'YA
KAÇ DONANMAYLA SARILMIS UFACIK BİR KARAYA"...
ÇIKARMA SÜRERKEN IKI TAVIR VARDIR ALINABİLECEK.
BİRİNCİSİ ŞU:
İSTANBUL'DA IŞGALCILERI KARŞILAYAN VE ONLARDAN "TOKAT YİYEN" BIR OSMANLI PAŞASI OLABİLİRSİNİZ VEYA DOLMABAHÇE'DEN ÇIKARTMAYI İZLEYEN BİR PADİŞAH.
BELKİ DE EVİNİN PERDELERİNİ KAPATAN SIRADAN VE SUSKUN BIR TÜRK.
AMA ASLINDA HEPSI AYNI KAPIYA VE AYNI KİŞİLİĞE ÇIKAR:
"İZLERSİNİZ !"
HER ŞEYİ...
YA DA ILK KURŞUNU ATAN HASAN TAHSIN OLURSUNUZ.
HASAN TAHSIN'E KADAR BU ÜLKEDE DÜŞMANA HİÇ KURŞUN ATILMADIĞINI BILMEK NE KADAR UTANÇ VERİCİDİR ASLINDA.
HASAN TAHSIN'I NE KADAR TANIYORUZ ?
ONU "HASAN TAHSIN" YAPAN NEDIR ?
"İLK KURŞUN"DAN ÖNCE DE KURŞUN ATMIŞTIR BU KAHRAMAN ADAM.
HASAN TAHSIN AVRUPA'DADIR VE BIR FILME GIDER. FILMDE TÜRKLER
AŞAĞILANMAKTADIR.
HASAN TAHSİN BU FİLMİ İZLEMEZ, "ÖNCE İZLEYEYİM, SONRA ELEŞTİREYIM" DEMEZ.
ÇIKARIR SİLAHINI, ATEŞ EDER BEYAZ PERDEYE.
FİLM DE ORADA BİTER !
HASAN TAHSİN'İN İNSANİ VE SIRADAN YANIDIR BU.
HİÇBİR İNSAN KENDİSİNE, ANASINA, BABASINA, MILLETİNE, BAYRAĞINA
KÜFRETTİRMEZ.
EN BASİT İNSAN GERÇEĞİDİR BU.
İLKOKULDA BIR ÇOCUĞUN ANASINA KÜFRETMEYE KALKARSANIZ, SİZİNLE "ANASININ DURUMUNU" "TARTIŞMAZ".
BUNUN CEVABI, SURATINIZA YİYECEĞİNİZ BİR YUMRUKTUR.
ÇÜNKÜ ÇOCUĞUN EN İNSANİ VE SIRADAN YANIDIR BU.
ERGENEKON, ERMENİ SORUNU, KÜRT AÇILIMI VE
CAN DÜNDAR’IN "İNSANİ" DENİLEN "MUSTAFA" BELGESELİNİN BAM TELİ
"BURASIDIR"...
PROF. DR. KEREM DOKSAT
BİLİRSİNİZ, ÜNLÜ RUS FİZYOLOG PAVLOV, KÖPEKLERİNE ET VERİRKEN ZİL
ÇALINCA VE BUNU ÇOK KEZ TEKRARLAYINCA, ZİL SESİNİ İŞİTTİĞİNDE ET
GÖRMEDEN DE HAYVANIN SALYASI AKMAYA BAŞLAR.
BU, "ŞARTLI REFLEKS"TİR.
HAYVANIN "TABİATINDA OLMAYAN" BIR UYARAN (ZİL SESİ), ONU "TABİATINDA
OLAN" ETİ GÖRMÜŞ GİBİ HEYECANLANDIRMAKTADIR.
EĞER SÜREKLİ OLARAK ZİL ÇALAR AMA HİÇ ET GÖSTERMEZSENİZ, BİR SÜRE SONRA ŞARTLI REFLEKS SÖNER.
DEVAMIN SAĞLANMASI İÇİN ARADA BİR ET GÖSTERİLEREK REFLEKS
PEKİŞTİRİLMELİDİR.
HİÇBİRİMİZ DÜNYAYA TÜRK, MEKSİKALI, SÜNNİ VEYA KATOLİK OLARAK GELMEYİZ.
BUNLAR BİZE ÖĞRETİLEN DEĞERLER, BİR BAŞKA DEYİŞLE, ŞARTLI REFLEKSLERDİR.
EĞER PEKİŞTİRİLMEZLERSE, ZAMANLA SÖNERLER.
BIR GÜN PAVLOV'UN ENSTİTÜSÜNÜ SU BASAR. KÖPEKLERİN BIR KISMI BOĞULUR, BIR KISMI DA GÜNLERCE KORKUYLA TİTREŞİR ÇÜNKÜ ÖLÜMDEN ZOR KURTULMUŞLARDIR.
KURTARILABİLENLER TEKRAR ENSTİTÜYE TOPLANIR.
PAVLOV ZİL ÇALAR, KÖPEKLERDE TIK YOKTUR.
ŞU MÜTHİŞ SONUCA VARIR PAVLOV:
AĞIR TRAVMALAR, ŞARTLI REFLEKSLERİ ORTADAN KALDIRMAKTADIR.
HAYVAN EN DOĞAL, EN İLKEL DURUMUNA GERI DÖNMEKTEDİR.
BIR YANDAN HER GÜN GÜNEYDOĞU ŞEHİTLERİ İÇİN "KANLARI YERDE KALMAYACAK" DENMESİNE RAĞMEN KANLARIN SÜREKLİ "YERDE KALMASI",
BİR YANDAN "ERGENEKON" DENİLEREK BÜYÜK BİR ÇOĞUNLUĞUNUN TEK SUÇU
"ATATÜRK'Ü SEVMEK" OLAN İNSANLARIN SABAHA KARŞI EVLERİNDEN ALINARAK
HAPSE ATILMALARI,
BİR YANDAN ARABA YAKIP POLİSE TAŞ ATARAK GELİŞEN ETNİK KALKIŞMALAR…
HEPSİNİ TOPLARSANIZ, TEMEL GÜVENLİK DUYGUSUNUN ARTIK ZATEN ORTADAN
KALKTIĞINI GÖRÜRSÜNÜZ.
PAVLOV'UN KÖPEKLERİNDEKİ GİBİ, AĞIR TRAVMALARLA BİZİM DE ŞARTLI
REFLEKSLERİMİZ (MİLLİ DUYGULARIMIZ VE TEPKİLERİMİZ) KIRILIYOR.
EMPERYALISTLER SİNSİ SAVAŞLARINDA PSIKOLOJI BİLİMİNİ KULLANIRLAR.
MESELA ERMENILERLE TÜRKLER ARASINDA ULUSAL BIR DÜŞMANLIK MI VAR, ORADA PSIKIYATRIST VAMIK VOLKAN GIRER DEVREYE VE BU DÜŞMANLIĞIN KÖKENLERINI "İNCELER" (!)
BURADA IZLENEN YOL, ABD'NİN TEHDİT OLARAK GÖRDÜĞÜ ULUSLARIN ULUSAL
BİLİNÇLERİNİN, TARİHLERİNİN VE BENLİKLERİNİN SORGULANMASI,
"AŞINDIRILMASI"DIR.
KISACASI, MILLI DUYGUNUN YOK EDILMESIDIR ETNIK PSİKİYATRİNİN GÖREVI.
BIR ULUSUN ULUSAL BİLİNCİNİ, ULUSAL DUYGUSUNU VE REFLEKSLERİNİ NASIL YOK EDERSİNİZ?
BUNUN DENENMİŞ, SINANMIŞ BİR YÖNTEMİ VARDIR:
"O ULUSUN TARİHSEL VARLIĞINI SORGULAMAYA AÇARSINIZ".
YANİ O ULUSUN TARİHİNİ YENİDEN TARTIŞIRSINIZ.
MESELA TÜRKLER KENDİLERİNİ KAHRAMAN BIR ULUS OLARAK MI GÖRÜYORLAR?
ONLARA NE KADAR KORKAK BIR ULUS OLDUKLARINI GÖSTERMEK GEREKİR.
YA DA TÜRKLER ATATÜRK'Ü ÇOK MU YÜCELTİYORLAR?
ONLARA ATATÜRK'ÜN NE KADAR SIRADAN BİRİSİ OLDUĞUNU GÖSTERMELİSİNİZ.
FARKINDAYSANIZ SON ON YILDIR TAM DA BÖYLESİ BİR DÖNEMDEN GEÇİYORUZ.
"DEMOKRATLIK", "TARTIŞMA KÜLTÜRÜ" ADINA NEYİ TARTIŞIYORUZ VE BİZDEN NEYİ KABUL ETMEMİZ İSTENİYOR?
DİYORLAR Kİ, "SİZ SOYKIRIMCI BIR MİLLETSİNİZ!
ERMENİLERE SOYKIRIM UYGULADINIZ ..."
BİZ DİYORUZ Kİ, "HAYIR, UYGULAMADIK !"
O ZAMAN DENİYOR Kİ: "TAMAM, MADEM UYGULAMADINIZ, BUNU TARTIŞALIM, ÖYLE SONUCA VARALIM".
SİZE MANTIKLI GELİYOR, "NASILSA SUÇLU DEĞİLİZ, TARTIŞMADAN GALİP
AYRILIRIZ" DİYORSUNUZ.
AMA TARTIŞMA MASASI KURULDUĞUNDA EŞİT BİR TARTIŞMA ŞANSI OLMADIĞINI GÖRÜYORSUNUZ.
BAKIYORSUNUZ, TÜM TELEVIZYONLAR, GAZETELER, "AYDINLAR" SİZİN ERMENİLERİ KATLETTİĞİNİZİ YAYMAYA BAŞLIYOR. KANITLARI VAR MI ?
ELBETTE YOK.
AMA YALAN BİR KEZ YAYILDI MI VE YALANI SÖYLEYENLERİN SAYISI DA YETERİ
KADAR ÇOK OLDU MU, GERÇEĞİN SESİ BASKILANIYOR.
"HAYIR" DİYORSUNUZ, "GERÇEKLERI BİR DE BİZ ANLATALIM",
AMA ANLATAMIYORSUNUZ ÇÜNKÜ TÜM PROPAGANDA KANALLARI SİZE KAPATILMIŞ DURUMDA.
İŞTE O ZAMAN ANLIYORSUNUZ "TARTIŞMAYA AÇMAK" DENİLEN TUZAĞI.
_BU SÜRECİN SONUNDA, ULUSAL GURURU VE HASSASİYETLERI YÜKSEK İNSANLAR BİLE "ACABA" DEMEYE BAŞLIYOR, "ACABA GERÇEKTEN ERMENİLERİ BİZ Mİ KATLETTIK ?"._
"ULUSAL BENLİKTE İLK KIRILMA" YAŞANIYOR...
PSİKOLOJİK HARBİN ETKİSİ BÜYÜK BIR HIZLA BU ŞEKİLDE YAYILIYOR.
SIRA KÜRTLERE GELIYOR.
SIZDEN TARTIŞMANIZI ISTIYORLAR.
TARTIŞMA BAŞLIYOR VE YINE KAYBEDIYORSUNUZ.
BIR DÜŞÜNÜN LÜTFEN, SON DÖNEMDE NELERI TARTIŞMAYA AÇTIK VE ŞİMDİ NEREDEYİZ:
BUGÜN MISAK-I MILLI'YI PEK ÖNEMSEMİYORUZ.
KIRMIZI ÇİZGİLERİ UMURSAMIYORUZ.
TÜRK DİLİNİN ÖNEMİ KALMAMIŞ.
BU ÜLKEDE FEDERASYON DA OLABILIR, ERMENILERDEN ÖZÜR DE DİLEYEBILIRIZ,
KÜRTLERE "BIRAZ" TOPRAK DA VEREBİLİRİZ.
KISACASI, ULUSAL VARLIĞIMIZA AİT HAYATI HER ALANDA KAYBETMİŞ DURUMDAYIZ.
SIRADA NE VAR ?
ATATÜRK VAR ELBETTE...
ÇÜNKÜ ÖNEMLI OLAN, ULUSAL ÖNDERLERİ YOK ETMEK.
O HALDE, ONUN NE KADAR ZALIM BIR DİKTATÖR OLDUĞUNU TARTIŞALIM.
ONUN ZAAFLARINI TARTIŞALIM.
HATTA ONUN ANASINI BİLE TARTIŞALIM.
EVET, EMPERYALİSTLERIN GÜNDEMINDE BU BİLE VAR.
"TARTIŞIN" DIYORLAR,
"BİZ SİZİNLE ÖNDERİNİZİN ANASINI TARTIŞMAK ISTIYORUZ !"
SONRA SIRA SİZİN ANANIZA GELECEK ELBETTE.
HEPİNİZİNKİNE GELECEK...
İŞTE PSİKOLOJIK HARP BUDUR ARKADAŞLAR...
ŞİMDİ YILLAR ÖNCESİNE GİDELİM.
MONDROS IMZALANMIŞ.
DÜŞMAN ASKERLERI İSTANBUL'A ÇIKARMA YAPIYOR.
MİLYONLARCA TÜRK, SADECE İZLİYOR !
DEMEK Kİ ÖNEMLI OLAN İLK ADIM: "İŞGALİ İZLETTİREBİLMEK"MİŞ.
AMA AYNI ZAMANDA BIR DE MASA KONUYOR ORTAYA:
"TARTIŞACAKSINIZ"....
TARTIŞMA MASASINDA BİZİM SADRAZAM EFENDİ EMPERYALİSTLERE YALVARIYOR,
"BİRAZ ACIYIN" DİYE.
"İZLEYEREK", "TARTIŞARAK" NEREYE VARABİLİRSİNİZ ?
EMPERYALİSTLER ŞU ANDA BEYİNLERİMİZE VE YÜREKLERİMİZE YÜZYILIN
ÇIKARTMASINI YAPIYOR.
MEHMET AKİF, ÇANAKKALE İÇİN NE DİYORDU ?
"SU BOGAZ HARBI NEDIR, VAR MI DÜNYADA BIR ESI?
EN KESIF ORDULARIN YÜKLENIYOR DÖRDÜ BESI
TEPEDEN YOL BULARAK GEÇMEK IÇIN MARMARA'YA
KAÇ DONANMAYLA SARILMIS UFACIK BİR KARAYA"...
ÇIKARMA SÜRERKEN IKI TAVIR VARDIR ALINABİLECEK.
BİRİNCİSİ ŞU:
İSTANBUL'DA IŞGALCILERI KARŞILAYAN VE ONLARDAN "TOKAT YİYEN" BIR OSMANLI PAŞASI OLABİLİRSİNİZ VEYA DOLMABAHÇE'DEN ÇIKARTMAYI İZLEYEN BİR PADİŞAH.
BELKİ DE EVİNİN PERDELERİNİ KAPATAN SIRADAN VE SUSKUN BIR TÜRK.
AMA ASLINDA HEPSI AYNI KAPIYA VE AYNI KİŞİLİĞE ÇIKAR:
"İZLERSİNİZ !"
HER ŞEYİ...
YA DA ILK KURŞUNU ATAN HASAN TAHSIN OLURSUNUZ.
HASAN TAHSIN'E KADAR BU ÜLKEDE DÜŞMANA HİÇ KURŞUN ATILMADIĞINI BILMEK NE KADAR UTANÇ VERİCİDİR ASLINDA.
HASAN TAHSIN'I NE KADAR TANIYORUZ ?
ONU "HASAN TAHSIN" YAPAN NEDIR ?
"İLK KURŞUN"DAN ÖNCE DE KURŞUN ATMIŞTIR BU KAHRAMAN ADAM.
HASAN TAHSIN AVRUPA'DADIR VE BIR FILME GIDER. FILMDE TÜRKLER
AŞAĞILANMAKTADIR.
HASAN TAHSİN BU FİLMİ İZLEMEZ, "ÖNCE İZLEYEYİM, SONRA ELEŞTİREYIM" DEMEZ.
ÇIKARIR SİLAHINI, ATEŞ EDER BEYAZ PERDEYE.
FİLM DE ORADA BİTER !
HASAN TAHSİN'İN İNSANİ VE SIRADAN YANIDIR BU.
HİÇBİR İNSAN KENDİSİNE, ANASINA, BABASINA, MILLETİNE, BAYRAĞINA
KÜFRETTİRMEZ.
EN BASİT İNSAN GERÇEĞİDİR BU.
İLKOKULDA BIR ÇOCUĞUN ANASINA KÜFRETMEYE KALKARSANIZ, SİZİNLE "ANASININ DURUMUNU" "TARTIŞMAZ".
BUNUN CEVABI, SURATINIZA YİYECEĞİNİZ BİR YUMRUKTUR.
ÇÜNKÜ ÇOCUĞUN EN İNSANİ VE SIRADAN YANIDIR BU.
ERGENEKON, ERMENİ SORUNU, KÜRT AÇILIMI VE
CAN DÜNDAR’IN "İNSANİ" DENİLEN "MUSTAFA" BELGESELİNİN BAM TELİ
"BURASIDIR"...
PROF. DR. KEREM DOKSAT
2 Ocak 2010 Cumartesi
BİR KADIN DEGİL BİR HAYAT SECERSİNİZ
Bir erkegin düsünsel yetenegi,estetik birikimleri ne olursa olsun,hayatta durdugu kat içinde dogdugu kattır.tanıdıgı ilk kadının…yani annesinin onu bıraktıgı kat.
Giyim zevkini bulunmadıgı bir bahcede dogduysanız;
giyim zevkinin gelişmiş oldugu bir bahceye sizi ancak bir kadın götürür.
Sofralarını inceliklerle donatılmadıgı bir katta dogduysanız;
öyle sofraların bulundugu kata sizi götürecek olanda bir kadındır.
Birlikte oldugunuz kadın degiştiginde,degişen yalnızca bir kadın degildir,hayatınızın neredeyse bütünü degişir.
Bir baska kata bir baska bahceye gecersiniz çünkü.
Orada hersey farklıdır.dinlediginiz müzik,okudugunuz kitap,yediginiz yemek,gittiginiz yerler
Bulustugunuz arkadaslar,hatta taktıgınız kravat bile degişir.
Bir erkegi hayatın içinde kadınlar gezdirir,hayatın katları arasında kadınlar dolastırır.
Zevkli bir kadına rastlarsanız;zevkiniz.
Bilgili bir kadına rastlarsanız;bilginiz.
Espirili bir kadına rastlarsanız;espiriniz.
Zeki bir kadına rastlarsanız;zekanız gelişir.
Yeni huysuzluklar,kaprisler,kavga nedenleri,acıları da ögrenirsiniz.
Hayat kutsal kitaplarda anlatıldıgı gibi kat kattır;babil’in asma bahceleri gibi teraslar halinde yükselir.bir terastan bir terasa sizi götürende kadınlardır.
Ve bugun durdugunuz teras,seyrettiginiz manzara yanınızdaki kadının terası,o kadının hayatıdır.
Hayatın hangi katında durdugunuzu yanınızdaki kadının durdugu kat belirler.
Hayatınız sectiginiz kadındır çünkü;BİR KADIN DEGİL BİR HAYAT SECERSİNİZ.
Not: bu yazı alıntıdır. Arkadaşım yollamıştı.. şöle bir düşündüm hak verdim... ah şu kadınlar bizi ne hallere sokuyorlar biz farkında olmadan
Giyim zevkini bulunmadıgı bir bahcede dogduysanız;
giyim zevkinin gelişmiş oldugu bir bahceye sizi ancak bir kadın götürür.
Sofralarını inceliklerle donatılmadıgı bir katta dogduysanız;
öyle sofraların bulundugu kata sizi götürecek olanda bir kadındır.
Birlikte oldugunuz kadın degiştiginde,degişen yalnızca bir kadın degildir,hayatınızın neredeyse bütünü degişir.
Bir baska kata bir baska bahceye gecersiniz çünkü.
Orada hersey farklıdır.dinlediginiz müzik,okudugunuz kitap,yediginiz yemek,gittiginiz yerler
Bulustugunuz arkadaslar,hatta taktıgınız kravat bile degişir.
Bir erkegi hayatın içinde kadınlar gezdirir,hayatın katları arasında kadınlar dolastırır.
Zevkli bir kadına rastlarsanız;zevkiniz.
Bilgili bir kadına rastlarsanız;bilginiz.
Espirili bir kadına rastlarsanız;espiriniz.
Zeki bir kadına rastlarsanız;zekanız gelişir.
Yeni huysuzluklar,kaprisler,kavga nedenleri,acıları da ögrenirsiniz.
Hayat kutsal kitaplarda anlatıldıgı gibi kat kattır;babil’in asma bahceleri gibi teraslar halinde yükselir.bir terastan bir terasa sizi götürende kadınlardır.
Ve bugun durdugunuz teras,seyrettiginiz manzara yanınızdaki kadının terası,o kadının hayatıdır.
Hayatın hangi katında durdugunuzu yanınızdaki kadının durdugu kat belirler.
Hayatınız sectiginiz kadındır çünkü;BİR KADIN DEGİL BİR HAYAT SECERSİNİZ.
Not: bu yazı alıntıdır. Arkadaşım yollamıştı.. şöle bir düşündüm hak verdim... ah şu kadınlar bizi ne hallere sokuyorlar biz farkında olmadan
HAYAT BİR ARAYIŞ İÇİNDE GEÇİYOR... (12.10.2006)
Dikkat ettiniz mi bilmem ama her zaman bir arayış içindeyiz.
daha spermken yumurtayı aradık bulduk ki burdayız..
sonra 9ay 10 gün sonra çıkacak delik aradık...
daha okula gitmeden once sokağa çıkıp oynayacak arkadaşlar arardık.
sonra okula başladık ders çalışcak veya okuldan eve geleceğimiz arkadaş aradık.
liseye gelince okuldan kaytarmak için arkadaş aradık.
ergenlik döneminde sevecek kız aradık. (amaç burda sevme eylemini gerçekleştirmek)
daha sonra oss sınavına girdikten sonra okuyacak universite arayşına girdik..
ilk alkolumuzu almak için gece yarısı bufe aradık...
bulduk sahilde içtik sonrada işeyecek yer aradık...
universitede ev arkadaşı aradık...
tabiii birde ev aradık... (biz 7 ev değiştirdik 4 yılda)
sonra universiteliyiz yaa universiteli kız arkadaş aradık (ben fazla aramadım ama neyse genel konuşalım)
sınav sonuçlarını öğrenmek için hocamları aradık... bide not istemek için aradık tabiki
okul bitti iş aradık...
bulamadık askere gittik...
askerde hemşeri aradık, olmadı aynı okulda okuduğumuz birilerini, oda olmadı tertibimizi (biz 309 kd'ler olarak şanslıydık)
daha sonra askerde gizli gizli cep telefon ile konusacak sote yerler aradık (bulduk ta dimi besim ve tuna kardeşim
bak askerlikte bitti şimdide iş arıyoruz..
iş bulcaz ev arıcaz...
ev bulcaz satın almak için araba arıcaz...
sonra evlenmek için eş arıcaz...
emeklilik için formları vereceğimiz gişeyi arıcaz...
emeklilikte kafa dinlemek için mekan arıcaz...
ve sonra aramadan bulacağımız tek yere kavuşacaz....
Mezara bizim aramamıza gerek yok mutlaka birileri bize uygun bir yer ayarlarlar...
bunudamı biz arayalım dimi...
Not: Bu yazıyı bugunkü iş görüşmesinde 1 saat 40 dakika bekletilirken düşündüm. beklememin sonucu ne mi ... olumlu veya olumsuz insan kaynakları bana dönceklermiş... dönsünler bakalım...
)
Not: bu yazım 12 Ekim 2006 günü eskiden takıldığım bir sitede yazmışım. Bugün tekrar tesadüf eseri gördüm ve burada yayınlamak istedim. Bu arada beklemenin ve arayışın sonu olumlu )
daha spermken yumurtayı aradık bulduk ki burdayız..
sonra 9ay 10 gün sonra çıkacak delik aradık...
daha okula gitmeden once sokağa çıkıp oynayacak arkadaşlar arardık.
sonra okula başladık ders çalışcak veya okuldan eve geleceğimiz arkadaş aradık.
liseye gelince okuldan kaytarmak için arkadaş aradık.
ergenlik döneminde sevecek kız aradık. (amaç burda sevme eylemini gerçekleştirmek)
daha sonra oss sınavına girdikten sonra okuyacak universite arayşına girdik..
ilk alkolumuzu almak için gece yarısı bufe aradık...
bulduk sahilde içtik sonrada işeyecek yer aradık...
universitede ev arkadaşı aradık...
tabiii birde ev aradık... (biz 7 ev değiştirdik 4 yılda)
sonra universiteliyiz yaa universiteli kız arkadaş aradık (ben fazla aramadım ama neyse genel konuşalım)
sınav sonuçlarını öğrenmek için hocamları aradık... bide not istemek için aradık tabiki
okul bitti iş aradık...
bulamadık askere gittik...
askerde hemşeri aradık, olmadı aynı okulda okuduğumuz birilerini, oda olmadı tertibimizi (biz 309 kd'ler olarak şanslıydık)
daha sonra askerde gizli gizli cep telefon ile konusacak sote yerler aradık (bulduk ta dimi besim ve tuna kardeşim
bak askerlikte bitti şimdide iş arıyoruz..
iş bulcaz ev arıcaz...
ev bulcaz satın almak için araba arıcaz...
sonra evlenmek için eş arıcaz...
emeklilik için formları vereceğimiz gişeyi arıcaz...
emeklilikte kafa dinlemek için mekan arıcaz...
ve sonra aramadan bulacağımız tek yere kavuşacaz....
Mezara bizim aramamıza gerek yok mutlaka birileri bize uygun bir yer ayarlarlar...
bunudamı biz arayalım dimi...
Not: Bu yazıyı bugunkü iş görüşmesinde 1 saat 40 dakika bekletilirken düşündüm. beklememin sonucu ne mi ... olumlu veya olumsuz insan kaynakları bana dönceklermiş... dönsünler bakalım...
Not: bu yazım 12 Ekim 2006 günü eskiden takıldığım bir sitede yazmışım. Bugün tekrar tesadüf eseri gördüm ve burada yayınlamak istedim. Bu arada beklemenin ve arayışın sonu olumlu )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)